4 Mayıs 2017 Perşembe

İki tür insan vardır...

Belki yaşım çok değil ama çok şey yaşayıp çok şey deneyimledim bu hayatta...
Sevdiği için her şeyi göze alanlar da tanıdım, verilen değeri hiçe sayıp silip gidenler de, hayatının hiçbir yerine yerleştirmeyip öyle sıfatsız şekilde hayatında barındıranlar da gördüm...

Hayatta yaşayan iki tane insan grubu var. Biri sürekli veren diğeri de sürekli alan taraf... Eğer veren taraftaysan hayatın boyunca üzülmeyi de göze aldın demektir. Yaşadıklarımla bunu çok net anlayabildim.

Her zaman veren tarafta oldum ben… Verdiğim değerin anlaşılması için hep çabaladım durdum; kimi zaman verdiğim taraf için hiçbir anlamı olmayan bir hediyeydi (benim için çok güzel şeyler ifade etse de anlamsız olabildi) kimi zaman yanında olmamdı, kimi zaman sımsıkı sarılarak sevdiğimi hissettirmemdi, kimi zaman gözlerinin içine huzurla bakarak yanağını okşamamdı, kimi zaman elinin tersiyle uzaklaştırılmaya çalışılsam da ısrarla değerli olduğunu söylememdi, hissettirmeye çalışmamdı.... Hep çabalayıp, her an kendimden verip durdum... Sonuç dersen benim şanssızlığım belki de hep üzülen ben oldum...

Ellerimle yaptığım ve büyük sevinçle hediye ettiğim o kolye; yüreğimin izini taşıyordu her ilmeğinde. Saf ve temizdi her şey baktığımda duruluğu görüyordum ben ama ne kolyenin ne benim değerim bilinmedi... Kim bilir çoktan takı dolabından kaldırılmıştır belki de...

Günlerce atölyeye gidip destek alarak yaptığım o tekne; kendimi anlatabileceğim en güzel şeydi belki de. Günlerce uğraşıp Karadeniz'in renkleriyle boyadığımda işte şimdi tam oldu demiştim. Yapmak için harcadığım gün kadar isim koymak için de düşünmüştüm. Şimdi anımsıyorum da ismini yanına yazdığım gün tuhaf bir huzur sarmıştı beni. Özenle yaptığım o teknenin de benim de değerim bilinmedi... Belki de çoktan çöpe atılmıştır...

Ya o 90'ların Nostaljik Lezzetler sepeti; aslında sebep bile yoktu. Ortalıkta tartışacak, kırılacak bir şey yokken tartışılmıştı ve kendimi suçlu hissetmiştim. Kimse kendine ben de kırdım mı ya da bir şey var mıydı bu kadar tartışacak, birbirimizi üzecek diye bakmıyordu. Ben her şeyde kendimi sorguluyordum oysa. Uzakta olsa da kalbine tuttuğunda hissedeceği yakınlıkta olduğumu bilsin istemiştim. Çok iyi hatırlıyorum hastaydım, hastaneden dönüyordum ve çocuk gibi mutlu olduğu fotoğrafını benimle paylaşması sonrasında gördüğümde havalara uçacaktım mutlu ettiğim için. Şimdi sorsan ne o mutluluğunu hatırlar (belki de mutlu bile olmadı) ne söylediği sevgi sözcüklerini (hiç sevmedi) ne de ona değer verildiğini... Hepsi yitip gitti, kimse dönüp arkasına bakmadı ben ne yaptım o ne yaptı ve hak etti mi diye...

Taksim tramvayı; tutkuydu bazıları için. Özel insanlara özel şeyler düşünülmeliydi. Benimki de o düşünce işte. Ne çok aramıştım yıllar önce, şimdi her yerde bulabiliyorsun... Peki ya sonuç dersen? Muhtemelen yılların sonunda tozlanmış ve çok pislendi denilerek atılııp gitmiştir.

Kız Kulesi ile Galata Kulesinin aşkını anlatan kupalar; özel olsun deyip çok araştırmıştım onu da. Hikayesini sevmiştim belki de. Çaylar içilirken güzel şeyler anımsatsın istemiştim. Bardak bu, en özel yerde saklanacak hali yok ki çoktan kırılmıştır...

Özel yaptırdığım matara; ismini yazdırmıştım "Fotoğrafçı ..." O kadar mutluydum ki yazılmış hali elime ulaştığında. Her zaman yanında olur her zaman yüreğinde olurum sanmıştım. Doğum gününde verdikten sonra çok kez beraber bir yerlere gittik ama bir kez bile yanında görmedim. Sonrasında hayatımda yiyebileceğim en büyük dost kazığını attı zaten. Sonradan anladım aslında dostum dahi olmadığını. Çok doğru bir söz vardır: "Hesap yapanların dostları yoktur, hesaplarına uyan tanıdıkları vardır". Ben de öyleydim. Yaşadıklarımdan sonra geriye doğru sardığımda gördüm aslında gerçeği. Beş kişilik bir dost meclisi iken benim her daim dışlandığımı, yılbaşılarında dostum diye hepsine hediye alıp hepimizin olduğu fotoğrafı basarak benim mutluluğum tarifsiz iken onlara bir şey ifade etmediğini hep sonradan gördüm. İnsan bir darbe almadığı sürece dönüp yaşadıklarına bakmıyordu çünkü. Matarayı atmamış olsa bile kullanır mı bilmiyorum. Belki de kullanıp aklının ucuna dahi gelmeyecektir nasıl özel bir hediye olduğu...

Peki o kol saati; onu ne kadar anlatsam bitmez sanırım.  Gördüğün anda gözünde canlanır koluna ne kadar yakışacağı ve on dakika düşünmezsin almak için. Sadece yakışması önemlidir senin için, alacağın kişi çok değerlidir çünkü. Alırsın, yüreğindekileri yazarsın bir kağıda, önemli olduğunu anlatmaya çalışırsın dilin döndüğünce. Bir değeri oldu mu yerine ulaştığında dersen olduğunu sanmıyorum. O anki duyguyla ya da şaşkınlıkla belki de "harika", "çok beğendim" cümlelerini duyarsın içine bir mutluluk dolar o an mutlu ettim dersin sonra "ben istemiyorum" cümlelerini duyarsın üzülürsün, boğazın düğümlenir yutkunursun devamı gelir "geri göndereyim" denilir cevap veremezsin. Büyük bir heyecanla aldığın ve mutlu olduğun şey dünya olup başının üstüne yıkılır. Tek söyleyebildiğin "ben onu senin için aldım bana göndersen de alıp başkasına verecek değilim istemiyorsan atabilirsin" dersin ama yüreğin yaralanmıştır bir kere... Sonrasında değerli olduğunu düşünmedi bile ve benim söylediğim bu cümle nedeniyle tartışıldı benimle ve daha çok kırıldım. Yine sustum. Olaylar yaşandı, bitti, kapandı; yüz yüze görüşme fırsatımız olduğu bir gün değerli olduğumu gösterir ve aldığım o saati kolunda görürüm; en azından değerli olduğunu/değerli olduğumu biliriz diye düşündüm. Ama kolunda görmeyi bıraktım yaşanan durumun üzerinden belki bir ay geçmiş olmasına karşılık bir kez bile konusu açılıp teşekkür bile edilmedi. Ben o kadar değer verirken o kadar değersiz idim maalesef. 

Hayatım boyunca hep veren tarafta oldum ben...
Kendimden verdim, yüreğimden verdim, sevgimden verdim, dostluğumdan verdim, hayatımdan verdim hiçbir şey almadan hiçbir şey alamadan verdim. Maddi bir değeri olan bir şey beklemedim hayatım boyunca kimseden. Değer veriyorsam, sevgimi gösteriyorsam en azından his olarak karşılık görürüm diye düşündüm. 
İnsanlara çok güvendim, her şeyimi açtım. Ama insanların benimle iletişimlerinin sadece alacaklarını alana kadar olduğunu düşünmedim, aldıklarında dönüp "ölmüş ile olmuşun çaresi yok" denilerek gidileceğini hiç düşünmedim. Ama bunları yaşadım...
Çok şey öğrendim mi dersen çok şey öğrendim aldığım yaralarla. Hayatı böyle öğrenmeyi ben tercih etmedim ama hep böyle öğrendim belki de hayatın gerçeği buydu... Her gün devam ediyorum da öğrenmeye...

İnsanların kişiliği ölüyor dersek yerinde bir tanım olacaktır belki de. Önceden insanların belli karakterleri vardı ve karakterlerinden ödün vermezlerdi. Şimdi karakterden söz etmek çok yersiz. İnsanlar olduğu hayata ayak uydurup, yalancı, gerçeklikten uzak, yapmacık, insanları çıkarları uğruna satabilen, hatta bazen çıkara bile gerek duymayacak kadar insanlıktan uzak insanlar var hayatımızda…
Verip karşılığını acı şekilde gördükten sonra hepsinden adım adım uzaklaşıyorum. Geriye dönüp baktığımda gözlerim doluyor sadece... Bu kadar değer verirken hak ettim mi bunları diyorum kendime. Hak etmediğimi biliyorum ama ısrarla kendimi sorguluyorum. Kimsenin kendini sorgulamaya yüreği olmadığı için hep kendimde arıyorum sebebi. Cevabını bulamıyorum hiçbir şeyin, sebebi olmayan gidişlere, sebebi olmayan bitişlere cevap bulamıyorum. Yaralayıp gidenler keyifle günlerini gün ederken, gezerken, eğlenirken ben hep düşünüyorum. Onlar bu şekilde hayatlarına bakıyorlarsa yanlış olan benim diyorum. Ama yaptıklarıma karşılık yaşadıklarıma sebep bulamıyorum. Çıkmaz bir döngünün için dönüp duruyorum sadece. Dönüp durdukça duvarlar örüyorum etrafıma...
İşte böyle yaşayıp gidiyorum...

Peki bu kadar şey öğrendin öğrenmeye de devam ediyorsun ya tarafın dersen hep veren tarafta olacağım kesin... Bu benim insanlığım belki de böyle mutlu oluyorum. Belki de verip, yaralanıp, kendime çıkardığım derslerle avutuyorum kendimi...
Bir gün karşılığını en güzel şekilde alırım umarım...

12 Nisan 2017 Çarşamba

Zor Zamanlar

Zor zamanlar geçirdim ve geçiriyorum...
Anlatmak isteyip hiçbir şeyi anlatamıyorum, anlattığımda anlaşıldığımı düşünmüyorum artık...
Çok düşündüm olanları...
Çok değer verdiğim insan yaşadıklarıma bakmadan, bir kez olsun bunu neden yaptı diye sormadan "yanlışsın" diye nitelendirdi beni. Çok sev, çok emek ver, istediği her şeyde ve her anında yanında ol ama onun için ifade ettiğin tek şey "yanlış" olman olsun. Bunu hak etmemiştim... Sadece hak etmediğim bu durumu yaşadığım için kızgınım kendime...

Bugüne kadar hiç kimseyi arada bırakacak davranışlarda bulunmadım ama hep arada bırakıldım. Ne gitmeliydim ne de kalmalıydım.. Canımı en çok acıtan kısmı ise yaşadıklarımdan sonra acısını başkasından çıkarmaya çalıştım...
Evet, itiraf ediyorum!
Bir gün sürmedi, yapamadım! İnsanların duygularına zarar vermek, kendi yaramı kapatmak için başkasını üzmek benim becerebileceğim bir şey değildi. Daha çok kırmadan ve kırılmadan bitti.

Kendi yaşadıklarıma bakıyorum şimdi; verdiğim değere rağmen (ki hissettirmiş olsaydım bir değerim ve karşılığı olurdu) hep arada bırakıldım. Çok değer verirsiniz, çok özen gösterirsiniz ama her şey öyle bir noktaya gelir ki; ortak yaşadığınız özel ve değerli şeyler için "olmuş ile ölmüşün çaresi yok" denildiğinde durup düşünürsünüz... 
Bu kadar mı değersizdi her şey diye sorgulamaya başlarsınız...
Yüreğinizle ve büyük sevginizle yaşadığınız her şey, her dakika, her saniye hiç yerine konulmuştur o cümle ile. Yüreğinizin tam ortasına kocaman bir taş çöker ve düşündükçe nefes alamadığınızı hissedersiniz... Ağlarsınız... Duygularınızı ve beraber yaşadıklarınızı hiç yerine koyan kişinin hiçbir şey umurunda değildir. Ne de senin duygularına zarar verdiği için durup bir dakika düşünmüştür. Bazı insanlar için her şey sadece bir tutkudan ibarettir, o anki tutku bittiğinde kendisi normal hayatına döner ama dönüp kime ne kadar zarar veririm diye düşünmez. Çok basittir onlar için her şey...  Sana karşı olan hislerimin adını koyamadım galiba denir, gücüm yok denir ve kenara çekilir.  Özen gösterip hep emek veren taraf iken her yapılan şeyde kabahatli olmak ağırıma gidiyor.

Sezgilerim her zaman hissettirdi bana ve bana yanılmadım çoğunda. Yine hissediyorum; dostum en büyük kazığı attı bana (itiraf edecek yüreği olmasa da) ben de sevdiğim insana çok güvenip gerçekten yanıldım...

Bazı adamlar incitmeden sevemezdi.  Kırardı, dökerdi, yangınlar bırakırdı arkalarında ve hiç umurunda bile olmazdı... Bazı adamlar ise tüm geçmişini unutturur, parmak uçlarından öperdi...
Ben o kadar şanslı değildim, kimsenin parmak uçlarımdan öpmesini bile beklemedim. Verdiğim sevginin ve değerin bir önemi olması yeterdi. Yüreğimdeki o kocaman boşluğu dolduracak, her şeyimi adayacağım bir sevgiydi beklediğim...

"Beni neden sevmedi" diye düşündüğüm şeyin cevabını buldum artık.  O, verdiğim onca değere karşılık beni değil kendini sevmiyordu aslında onun için tercihi başka insanlar ve başka şeylerdi...

Yaşadıklarımla neyin bedelini ödüyorum bilmiyorum...
Yoruldum sanırım,  kalbimin ve içindeki kocaman sevginin altında ezileceğimi hissediyorum...

17 Mart 2017 Cuma

Dostlarım oldu benim!..

Benim dostlarım oldu: Bir ilişkinin ilk adımları atılırken bana düşman olan, henüz başlamamış olan şeyi kendisine söylememiş olduğum için laf sokma amaçlı saçma sapan paylaşımlar yapan, hatta karşımdaki kişinin whatsapp durum iletisini sosyal medyada ileti olarak paylaşan... 
Kimse görmediğimi, anlamadığımı ve o kadar aptal olduğumu zannetmesin...

Benim dostlarım oldu: Hayatıma adım atmaya çalışan kişinin yüzüne gülüp, ona dostluğu bozulmaması için söyleyemediği her şeyi beni kenara çekip ağzına geleni söyleyen. Daha ilk buluştuğum gece telefonda söylediği her şey kulağımda halen ve şu an gibi hatırlıyorum elim, ayağımın titrediği anı... İçimdeki acıyla tekrar sevdiğim insanın yanına gidip hiçbir şey olmamış gibi gülmeye devam ettiğimi...
Kimse yüreğimin acımadığını ve yaralanmadığımı zannetmesin...

Benim dostlarım oldu: Zor günlerimde yaşadıklarımı anlatıp, beni dinleyeceğini düşündüğüm ama anlatmaya kalktığımda "bana anlatma", "benim bu ilişkiyi bildiğimi bilmesin", "ben onunla öyle muhabbete girmek istemiyorum" deyip lafı ağzıma tıkayan. Konuşamadım, sustum, içime attım, daha çok ağladım, şimdi bile ağlıyorum... Ben hep özveride bulunan, kırmamak için kendini kırıp döken, seven, maddi ve manevi yüreğini sonuna kadar açan biri oldum hep ama kimseye dost olamadım...
Kimse dost dediğim insanı hiç dostum olamamış diye anlamadığımı düşünmesin. Hissettim ama yakıştıramadım sadece...

Benim dostlarım oldu: Yaşadığım ilişki, sorun dahi yokken iletişim kuramadığımız için günden güne kötüye giderken, durumdan istifade dost muhabbetlerinin döndüğünü ağzından laf kaçırdığında öğrendiğim... İlişkim düzgün ilerlerken ismi "seninki" iken, aramız kötü olduğunda ismi "dost" olan ilişkilerini, yaşadığım ilişkiyi bitirmek için söylediği her kelimeyi hatırlıyorum...
Kimse o benim dostumdu ve benim yaşayıp, mutlu olduğum ilişkiden mutlu oldu diye zannetmesin...

Benim dostlarım oldu: Zor günler geçirdim, yaralandım, kırıldım, uyku uyumadım, ağladımda hatırımın bile sorulmadığı aksine daha da uzağa itildiğim... Sonrasında "ben kimsenin eşini, sevgilisini, dostunu elinden almadım" dediğimde kötü olan ben oldum ve oradan en kötüsü alınıp doğrudan idam edildim... 
Kimse huzurlu geceler uyuduğumu ve mutlulukla sosyal medyada dost muhabbetleri yaptığımı zannetmesin...

Benim dostlarım oldu: Bu zor süreçte kendimi toparlamaya çalışırken, dostluğumuz bozulmasın diye üzerine giderken, yaza bile geziler planlarken bir kaç hafta sonraki gezide dış kapının dış mandalı muamelesiyle "aynı odada mı kalacağız?" diye soran. O an yaşadığım üzüntü ve şaşkınlık tarifsizdi. Bir süre ne cevap vereyim dedim önümde yazılanlara baka kalarak... Dudaklarım titreyerek yazdım "biz hep aynı odada kalıyorduk zaten, ama sorun olacaksa senin için ben tek kalırım" diyebildim ve gerçekten yüreğim en derininden yaralanmıştı... Kimseye anlatamadım ve yaralarımı yazdım bloguma, bu süreçte neler yaşadığımı, neler olduğunu, kendimi geri çektiğimde neler hissettiğimi, kendimi sorgulamalarımı yazdım...
Kimse benim o kadar aptal olduğumu, neyin, neden yapıldığını anlayamadığımı zannetmesin...

Benim dostlarım oldu: Yaşadığım bu durumda yorgun düşüp hastalıkla savaşırken ve gecemi hastanede geçiriyorken, ağzına geleni yazıp her taraftan silen. Sabaha karşı eve geldiğimde okudum hepsini... Ağıza alınacak sözler değildi hiçbiri. Ellerim titredi, bir kaç cümle yazdım kelimeleri doğru düzgün yazamadım ellerimin titremesinden. Çok üzülmüştüm, çok kırılmıştım o an söylediklerimle kırmış olabileceğimi düşünüp sonrasında açıklamaya çalıştım, kırmış olabilirim deyip özür de diledim ama aldığım cevap üç kuruşluk bir cevaptı. O güne kadar maddi o kadar harcamama karşılık bir kez bile maddi kısmı konu etmemişken, aksine zorlama olduğu zaman verirsin diye lafını bile etmezken dostluğun üç kuruşa piç edildiğini gördüm.
Kimse dostluğum için emek harcamadığımı zannetmesin. Elimden geleni fazlasıyla yaptım ama biz dost değil arkadaş bile olamamıştık.

Aklıma geldiğinde ağlasam da şimdi daha iyi anlayabiliyorum. 
Hayatıma giren kişiye ilgisi vardı, bunu daha ilk söylediğimde hissetmiştim ve çok yakın bir arkadaşıma bu hissimi söylemiştim. "Sen bir şey görmezsen hissetmezsin ama öyle düşünme dostum diyorsun varsa öyle bir durum söyler seni de kırmaz" demişti. Tahmin ettiklerimi yaşadım...

Yaşadığım ilişki bittikten sonra mutlu olduğuna eminim... Keyfile gününü gün ettiğine... 
Başkasının üzüntüsüyle, başkasının mutluluğunu bozarak mutlu olmadım bugüne kadar.
Mutlulukla ve heyecanla yaşadığım ilişkiyi ilk söylediğimde bana  " yeni bir Sibel vakası" diye cevap verdiğinde çok üzülmüştüm. Ama dalga geçtiği "Sibel vakası" kendisi oldu ve umarım dönüp kendine bakıyordur...
Laf sokmaları duruldu; amacına ulaşmasına ramak kalmış demektir bu da... Yakında sevgili olduklarını duyarım, çok geçmeden de düğün haberini alırım...

Hayatta tek inandığım şey; kimse yaşattığını yaşamadan göçmeyecek bu dünyadan. Ve vicdanım rahat; döktüğüm onca gözyaşı, kırıldığım onca şey, yaşadığım onca acı için eğer davamda haklıysam kimseye helal etmiyorum. 
Bu dünyanın ahireti de var ve ben inanıyorum!...
Bu gece de içim çok acıdı ve bu gece de bu saatten sonra uyku yok bana...

Kırıp, yaralayıp, paramparça edip huzurla uyuyan herkese iyi uykular...
Kendini sorgulayan, üzülmeyi bilen, düşünmekten uykusunu kaçırmış herkese de iyi geceler dilerim...

15 Mart 2017 Çarşamba

Bazı Şeyler Biter...

Evet, bazı şeyler biter ve içinizde hiçbir şey kalmaz artık... Bu dostunuz olur, sevdiğiniz olur, arkadaşınız olur... Bitişte tek ortak nokta vardır, eğer değer veriyorsanız yaşadığınız o kavrama; içinizde acı bırakır. Kendi adıma ise önemli olan vicdanımın rahat olmasıdır.
Elinizden geleni en iyisini yapmışsanız ne mutlu size... 
Çok düşünüp, çok üzüldüğüm dönemler geçirdim. Hep kendimi sorguladım, hep kendimi yargıladım, "ne yaptım ben?" deyip sabahlara kadar uyumadım. Ya sonuç dersen eğer, hatayı kendime değer vermeyip güzel yüreğimi üzmekle yapmışım...

Aylarca "beni neden sevmedi" diye düşündüm sonra düşünmeyi bıraktım ve o an aslında onun beni değil kendini sevmediğini anladım.

"Çok seviyorum" diye günlerce delirerek gezdiğiniz insana bir bakar "bu muydu seviyorum diye gezdiğim" dersiniz. Bu hissi yaşadım, verdiğim o kadar değere ve kırmamak için gösterdiğim özene karşılık gördüğüm değer içimi burktu...
Onun yüzü artık cesaret değil, pişmanlık gösterdi bana...
Ona acıdım ve "sevgisizliğinde boğulmaya mecbur" dedim. Çünkü o kendine küsmüş, benim sevgime ve verdiğim değere küsmüş çok mu?
Onun sevgisini aylarca karşılıksız olarak taşıdıktan sonra yüreğinizdeki o sevgiyi söndürmekle belki de ilk defa huzura erdim. Çok düşünerek verdim bu kararı...
Koca bir hiçlikten çıkmış oldum...
Gün gelir devran döner. Verdiğim değer ve sevgiye karşılık beni elinin tersiyle iten insan zamanı geldiğinde hayatıma giremeyecek kadar yitip gittiğini, sevgimin ne kadar büyük olduğunu o gün geldiğinde anlayacak...
Size ve sevginize değer vermeyen insandan koşarak uzaklaşmalı... Ne verdiğiniz değere, ne sevginize yazık etmemeli... Sevgi bu şekilde kirletilmemeliydi ama ben o sevgiyi anlayamayacak olanlara göstererek kirlettim... 

Çok değer verirsiniz, çok özen gösterirsiniz ama her şey öyle bir noktaya gelir ki; ortak yaşadığınız özel ve değerli şeyler için "olmuş ile ölmüşün çaresi yok" denildiğinde durup düşünürsünüz... 
Bu kadar mı değersizdi her şey diye sorgulamaya başlarsınız... Ve işte o zaman biter her şey...

Yüreğinizle ve büyük sevginizle yaşadığınız her şey, her dakika, her saniye hiç yerine konulmuştur o cümle ile. Yüreğinizin tam ortasına kocaman bir taş çöker ve düşündükçe nefes alamadığınızı hissedersiniz... Ağlarsınız... Duygularınızı ve beraber yaşadıklarınızı hiç yerine koyan kişinin hiçbir şey umurunda değildir. Ne de senin duygularına zarar verdiği için durup bir dakika düşünmüştür. Bazı insanlar için her şey sadece bir tutkudan ibarettir, o anki tutku bittiğinde kendisi normal hayatına döner ama dönüp kime ne kadar zarar veririm diye düşünmez. Çok basittir onlar için her şey...  Sana karşı olan hislerimin adını koyamadım galiba denir kenara çekilir. 

Bazı adamlar incitmeden sevemezdi.  Kırardı, dökerdi, yangınlar bırakırdı arkalarında ve hiç umurunda bile olmazdı...
Bazı adamlar ise tüm geçmişini unutturur, parmak uçlarından öperdi...

Çok şey öğrendim yaşadıklarımdan ama nasıl uygularım kısmını bilmiyorum. Kendisini ilişkiye hazır hissetmeyip sonra hiçbir şey olmamış gibi, hiç kırmamış, hiç yaralamamış gibi bir başınıza kalıyorsunuz ortada... Erkekler ilişkide sadece dokunmayı biliyor maalesef, aşkı onlara kadınlar öğretiyor. Bir ilişkinin içinde olmadan bir ilişki yaşamak erkeklerin klasik psikolojisi sanırım. Hem rahat davranır hem de aşkını yaşar ama iş isim koymaya geldiğinde korkup kaçar... Sonuçta olan kadına oluyor işte... Ben çok sabırlı davrandım her konuda, hep yapıcı oldum ama hep kırılan ben oldum... 

Ben o kadar şanslı değildim, kimsenin parmak uçlarımdan öpmesini bile beklemedim. Verdiğim sevginin ve değerin bir önemi olması yeterdi. Yüreğimdeki o kocaman boşluğu dolduracak, her şeyimi adayacağım bir sevgiydi beklediğim ama şans işte...

Çok emek verirsin, çok değer verirsin ama yaşananlar o kadar değersizdir ki bazı şeyler biter... Bu ilişki adına kaybetmeyi istemediğim çok şey tükendi içimde... Belki de onun için şu an yazdıklarımı gözlerim dolmadan yazabiliyorum...

Benim için ağırdı "olmuş ile ölmüşün çaresi yok" cümlesi ama geçti artık ve ona açtığım kocaman yürek yok...

Ve tüm bu yaşadıklarınızdan sonra bir gün karşınıza öyle biri çıkar ki ilaç gibi gelir. Yaşadığınız ama değeri olmayan o sevgiden kurtulmuşluk sizi zirveye çıkarır. İşte orada biri elinizi tutar.
İşte o eli bırakmayın.

İşte öyleydi yaşadıklarım...

6 Mart 2017 Pazartesi

Neredeyim?

"Nerdeyim ben?" bilmiyorum! Yerde miyim, gökte mi? Yoksa ikisinin arasında mı? Eğer ikisinin arasındaysam, yalnız değilim çünkü bütün canlılarla aynı üç boyutlu yanılsamanın içerisindeyim. Sahip olduğum fiziksel bedenin içinde miyim, dışında mı? Yoksa tam yüzeyinde mi? Eğer tam yüzeyindeysem yalnız değilim çünkü bütün insanlarla aynı rüyanın içinde, göründüğüm gibiyim.
Peki, ama ya o fiziksel bedenin içindeysem! Bunca yıldır aynada gördüğüm kişi 'ben' değilsem! Olduğum değil, göründüğüm kişi olmuşsam! Aramak yerine hazır verileni kabullendiysem! Görünen bedenin içine hapis olmuş ve bir türlü dışarı çıkamıyorsam! Aslında çok kolay yaşayabileceğim mutluluk, huzur gibi duygular, fiziksel beden süzgecinden geçirilerek somut olaylara ve maddelere bağlanıp ilişkilendiriliyorsa! Ya özgür olan 'ben' bu dünyanın kuralları ile sınırlandırılan fiziksel bedenimin esiri olmuşsam! Yine de yalnız değilim çünkü dokunamadığım ancak hissettiğim, yasayamadığım ancak gözlemlediğim, tanımlayamadığım ancak anladığım, yokluktaki (dünyadaki) varlığımın varlıktaki (varsa eğer obur taraftaki) yokluğumdan daha önemli olduğunu düşünen bilinmez bir gücün varlığına olan umutlu bir inanış ve çaresiz bir bekleyiş var benimle birlikte olan...

"Kimim ben?" merak ediyorum! Çalışan, sürekli gezen ve güzel bir mesleği olan çoğu kişinin yerinde olmak isteyeceği çalışkanı biri mi yoksa bir yere ait olma duygusunu kaybetmiş, ne zaman akıp giden hayatın yönünü değiştirmek istese sonunda kendini hep aynı yönde akarken bulmuş, sürekli aradığı ve tam bulduğunu zannettiği sırada hayatın oynadığı bazı oyunlar sebebiyle çok istediği şeylerden vazgeçmiş, bastırılmış mutluluğu yontulmuş isyankarlıkla karıştırıp duygusal tepkisizlik elde etmiş, çok basit olduğunu bildiği yasamı karıştırmaya devam etmekten kendini alamamış bir salak mı? Tabi ki ikincisi...

"Neden okuyorum?" anlamıyorum! Bir şeyler okudukça, hayatı anlamaya çalıştıkça, tecrübelerden dersler çıkardıkça, insanları sözlerini kesmeden dinledikçe, doğayı gözlemleyip kendimi gördükçe aptallaşıyorum. Her gecen gün salaklığım daha da artıyor. Bildiğimin, bildiğimi sandığımın ve algılayabildiğimin bir sürahi dolusu su olduğunu sanırken, her gecen günün sonunda buharlaşa buharlaşa bir su damlasına donduğunu görüyorum. Kap buyuyor, su azalıyor. Su azaldıkça yasamı anlamaya çalışmak daha da umutsuz bir hal alıyor. İlk basta verdikleri bir bardak suyla idare etmek dururken niye kasındım onu da anlamıyorum!..

Değişiyorum! Artık kendimi bir kalıba koyamıyorum. Su gibi konduğum kabin seklini alıyorum. Sunu yapmam bunu yaparım diyemiyorum. Sunu severim bunu sevmem diyemiyorum. Söylediğim cümlelerle tezada düsen yaşantımın arasında kaldıkça kendime kızıyorum. Geniş zamanlı cümlelerimi şimdiki zamana çevirmeye çalışıyorum. 'Bunu yemem!' yerine 'Simdi canım istemiyor!'
dediğimde başka bir zaman 'Yiyebilirim!' diyebiliyorum. Ne kadar çalıştıysam da olaylara karşı sabit bir tepki oluşturamadığımı ve oluşturamayacağımı artık biliyorum. Aynı teklifle gelen iki insana farklı şekilde davranmamın sadece benim tutarsızlığımın değil onların da kişiliklerinin bir ürünü olduğunu artık biliyorum. 'Onlara öyle bize gelince böyle!' gibi sitemler ile benim ruh halimi düşünmeksizin her zaman aynı tepkiyi göstermemi bekleyen insanlara ise sadece gülümsüyorum. İnsanları bir şeyler yapıp yapmadıkları için değil sadece kendileri oldukları için sevmeyi bilmeyenlere bir şeyler anlatmaya çalışmak onların böyle olma özgürlüklerine müdahale olacağı için sessiz kalmak gerektiğini düşünüyorum. Herkes kendi doğrusuna inanmakta ve ona göre yasamakta özgür. Ben de kendi doğrularımı bulmaya çalışıyorum. Değişiyorum, duygularımla, düşüncelerimle, hayata bakışım ve onu yorumlayışımla...

Gülüyorum gevrek kahkahalarla Tanrı’ya! Ancak bu kadar eğlenceli bir yaşam hazırlanabilir diye. Her ne kadar ikimizin ortak bir ürünü gibi görünse de, O hayatımı tasarlayan mimar ben ise soyut olanı somuta çeviren bir mühendis.
İpin ucundaki kukla gibi... Garip olan şey ise şu; Tanrı ipleri o kadar gevşek tutuyor ki, ne yaparsam yapayım beni sınırlandırmıyor. Belirli bir süre sonra sanki her şeyi kendim yapıyor gibi hissediyorum. Bu yüzden kızdığım Tanrı değil kendim oluyor. Yanılsama dedikleri bu olsa gerek...

Saçmalıyorum! Garip şeylerle ilgileniyorum, Tanrı’yı sorguluyorum, hayatı yaşamak yerine anlamaya çalışıyorum. İnsanlar bu konuları konuşmak istediklerini söylediklerinde mutlu oluyorum. Ancak ya ilk birkaç dakika içinde insanlar bunalıp konuyu değiştiriyor ya da durumumun çok vahim olduğunu söyleyip bir doktora git diyorlar. Artık karar verdim bu konular hakkında konuşmamaya. Konuşurken yalnız olmaktansa konuşmayıp kalabalığa karışmak daha mantıklı geliyor bana...

Tepkisizleşiyorum! İnsanlara, olaylara, Tanrı’ya karsı tepkisizleşiyorum.
Meydana gelen hiçbir olay artik beni şaşırtmıyor. Her şey olması gerektiği gibi oluyor deyip zerre kadar değiştirmeye çalışmıyorum. Çünkü ne zaman ufak bir değişim girişiminde bulunsam bunun sonucunda o insanlara değer vermeye başlıyorum. Değer verdiğim insanların o değere layık olmadıklarını gördüğümde ise neden bu kadar salak olduğum için kendime kızıyorum. Bu yüzden artik tepkisizleşiyorum. İnsanları sonucunun kötü olacağını bildiğim şeyleri yapmamaları için bile uyarmıyorum (Ölüm hariç tabii ki!). İnsanları onlardan daha çok düşünmekten yoruldum artık. Kendime olan güvensizliğimin diğer insanlara karsı aşırı bir değer vermeye dönüşmesini istemiyorum.
İnsanları kırmama ve üzmeme çabamın bana her zaman keder ve kasvet olarak geri dönmesini istemiyorum. Kendi yaşantımı hakları olmadığı halde işgal eden, enerjimi sömüren, beni kendimle tezada düşüren insanları artık yaşantımda istemiyorum. İnsanların peşinden koşmaktan artık yoruldum, yeni bir ben olarak tepkisizleşiyorum insanlara, olaylara ve Tanrı’ya...

Susuyorum! Sustukça nedense daha bir gizemli oluyorum. Aslında konuşanların dikkat çekmesi gerekirken ben nedense suskun olunca dikkat çekiyorum.
Suskunluğumun sebebi soruldukça suskunluğum daha da artıyor. Bunu ilgi çekmek için yaptığımı zannetseler de ben aslında suskunken suskun olduğumun farkına varmıyorum. O kadar çok şey geçiriyorum ki aklımdan tek bir kelime etmeden üç saattir oturduğumun farkına varmıyorum. Suskunluğumun sebeplerini sakladığım dolabı önlerine koyup içindekileri gösterdiğimde de 'Aman düşündüğün şeye bak!..' tesellisi ile karsılaşıyorum. Her zaman söylediğim gibi kimse kimseyi anlayamaz. Bunun için 'Kimse beni anlamıyor!' diye yakınmak yerine 'Problemler var çözmem gereken!' diyerek geçiştirmeye çalışıyorum...

Anlamıyorum! Beni unuttuğunu düşündüğüm Tanrı, aklıma gelmeyecek şekillerde neden hayatımı değiştiriyor anlamıyorum. Dışardan çok güzel olacakmış gibi görünen değişiklikleri her seferinde elime yüzüme bulaştırdığımı görüp de nispet yapar gibi tekrar tekrar karsıma çıkaran Tanrı beni nereye sürüklüyor? Ya da hayatımdaki bütün olayların sebebinin kendim olduğuna inandığım halde, neden Tanrı gibi bir gücün varlığına bağlanıp kötü şeyler için O'na isyan edip sorumluluğu üzerimden atmaya çalışıyorum? Başıma gelen veya gelecek olayların sorumluluğunu üstlenme cesaretini kendimde bulamadığım için mi yoksa bilinçaltıma yerleşmiş kader anlayışından sıyrılıp özgürleşemediğim için mi? Anlayamadığım ancak iyiliğim için olduğu tesellisi ile kendimi avuttuğum bu mutluluk oyununa inanmadığım halde nasıl oynuyorum onu da hala çözebilmiş değilim...

Seviyorum! Bunca yazdığım şeyden sonra her ne kadar inandırıcı gelmese de size, yaşamayı, insanları, doğayı seviyorum. Her şeyin birbiri ile olan mükemmel uyumunu seviyorum. Hayatın dışında kalarak hayatı yasamayı seviyorum. Tanrı’nın beni seyrettiği gibi ben de kenara geçip O'nu ve yaptıklarını seyrediyorum. İnsanların kendilerini dünyanın merkezinde görmelerini, diğer insanları sosyal ve ekonomik statülerine göre sınıflandırmalarını ve en önemlisi basit bir algi yanılması olan dünyayı ebedi gerçeklik olarak algılamalarını şaşkınlıkla seyrediyorum. Gün geçtikçe de artıyor bu şaşkınlığım...

Aşığım! Aşka aşık olma lanetiyle lanetlenmiş Koç burcunun uç noktasındaki örneğim. Aşk duygusunu bütün yoğunluğu ile öyle ulaşılmaz bir yere çıkarıyorum ki kendim bile ulaşamıyorum. Böylesine özel olan bir duygunun basit kelime ve cümle öbeklerine sıkıştırılarak ifade edilebileceğini zanneden, birbirlerine aşık olduklarını söyleyip sonra sebepsiz saatlerce tartışan insanları anlamıyorum. Seviyorum aşkı beni efkârlandırdığı için. Dünyayı boşlamama sebep olduğu için... Sınırları kaldırıp farklı boyutlara akmamı sağladığı için... Peki lanet bunun neresinde? Çıkarılıp açıklanamayacak kadar içinde, kelimelere anlamlarını yitirtecek kadar derinde, anlayabilen için görülebilecek kadar yüzeyde...

Son bölüm dedim buna... Evet son. Benim aptallığımın sonu gelmeyecek olsa da... Son diye yazdım. Sonun yeni bir başlangıç olacağını umarak. Her başlangıcın er ya da geç bir sona varacağını bilerek. Sonların kolay, başlangıçların çok zor olmasını göze alarak. Sorgulamayıp sadece yaşayacağım, düşünmeyip sadece oluruna bırakacağım, anlamaya çalışmayıp sadece kabulleneceğim, yakınmayıp mutlu olacağım bir yasama başlamak için son dedim. Egolarımdan sıyrılıp özüm olan hiçlikte kalabileceğim bir yasama başlamak için son dedim. İyi-kotu, güzel-çirkin ve bunun gibi sıfatları kafamdan silip, olayları ve durumları aynı sıfatlarla genellememek için son dedim. Nefret, kıskançlık, kızgınlık, acıma, gibi duyguları birlik (yani her şeyin ben, benim de her şey olduğum gerçeği) felsefesiyle sindirip, sevgiye dönüştürmek için son dedim.