11 Ocak 2016 Pazartesi

Sahte Hayatlar

Dün akşam geç saatlere kadar uyuyamadım. Hatta hiç uyumadım desem yeridir. Olanları düşündüm, sonra da insanlara bu kadar değer verip samimiyetlerine inandığım için kendime kızdım bir kez daha.
Sadece cümlelerini süslemek amacıyla “canım” diyen insanların olduğu bir hayatta yaşamaya çalışıyoruz, çoğu kırgınlıklarımız bu yüzden.

Paslanmış temiz kalpler (belki de temiz değildiler ben yanıldım), mezara gömülüyor bütün dostluk ve arkadaşlıklar yok yerine, unutuluyor gülümseyerek hatırlanan maziler, ihanete uğratılıyor insanlar ve dostluk kirletiliyor hiç düşünülmeden…

Öyle bir hayat yaşıyoruz ki, her şey sahte…
Uçan kuşları imrenerek seyrediyorum artık, belki küçükler ama o küçücük yüreklerinde ihanet yok; sevgi var, bunu biliyor ve hissediyorum…

Atılan her adımın ve yanında alınan her nefesin sahte olduğunu bilmek acı verici… Şu an içinde bulunulan, yaşanması mecburi diyerek dayatılan hayat bizlere ait değil. Savunulan ideolojiler tamamen kurgudan ibaret, sadece sözde kalıyor insanlık ve sevgi cümleleri. Gerçekler şehir efsanesi gibi artık, geçmişle tüm bağlar koparılmış, insanlıktan uzaklaşılmış…
Tüm kavramlar değiştirilmiş, tüm terimler, tüm sevgi sözcükleri, tüm insanlık kavramları anlamlarını yitirmiş durumda… Kimse gerçek değil artık ve büyük bir uçurumun kenarındayız.
Algılar, insanlık değerleri, bakış açıları, dünyamız, dünya düşüncelerimiz her şey sahtelikle yok edilmiş durumda. Başka medeniyetlerin hayatları yaşanıyor artık…
Gıdaları değiştirilmiş sahte tohumlarla sürdürmeye çalıştığımız  hayatlar gibi, tıpkı hazır gıda adı altında içinde ne olduğunu bilmediğimiz gibi o pisliğin içinde yaşamaya çalışıyoruz…
Başka milletlerde üretilerek bize pazarlanan gıda ve içlerindeki katkı maddeleri gibi benlikleri sarmakta pislik ve yitirilmekte iyilik ile insanlık. Yüz yıl önce savaş cephelerindeki kuşatma şimdi damarlara işlemiş, beyinlere bulaşmış, insanlığı kaybettirmekte, iyiliği yok etmekte ve kuşatma çok büyük. İnsanlık kaybedecek bu gidişle...

Psikoloji biliminin insanlığı iyice irdelemesi gerektiğini düşünüyorum -ki bunu yapıyorlardır eminim- bunun yanında da kısa sürede çözüm üretip dünya üzerindeki insanlığın önüne sunmalarını bekliyorum.
Samimi değil kimse neyse o hiç değil... Gözünün içine bakarak birbirine devamlı yalanlar söyleyen bir hayatın mağduruyuz artık…
Virüs tüm bedenlerini ele geçirmiş durumda adeta robotlaşmış bir biçimde hayatlarını devam ettirme çabası içindeler ama hiçbir zaman mutlu değiller.
Kendine gelmeli, dengeli yaşamalı, neyse o olup insanlıktan uzaklaşmamalı, sahte davranmamalı, sahte dostlukların içine girmemeli, dürüst olmalı insan... Kendine saygı duymakla başlamalı her şeye, kendini yargılamayı bilmeli. "Bana yapılsaydı...?" diye başlayan cümleler ile kendini sorgulayacak yüreği olmalı, dürüstçe yapmalı bunları, ne yaptım ki demeden... İnsanlık can çekişiyor ve can çekişen bir yaşamın içerisinde dürüstlük, doğruluk, insanlık diyerek çabalayanlar var -en azından kendimi biliyorum- belki de yok.

Ben fazla dürüst biriyim sanırım, sadece çevremdekileri değil, onların da etrafındakileri de düşünürüm. Düşünürüm zarar görme ihtimali olan tanıdığım herkesi ve ona göre adım atarım.
Her şeyi en detayına kadar düşünen, -belki de işlerine gelen şeyler için öyledir hatta kendilerine göre mükemmel insan bile olabilirler- ama yüzüne bakarak o çok değer verdiklerine sahte davranan, “canım” dediklerine, yüzüne baktıklarına bana göre en büyük hatayı yapan insanlar var hayatımızda. Kendimi, bir başıma ve fazlalık hissettiğim anlardan birini yaşadım ben de, bir süredir hissettiğim o hissi yaşamak ağır geldi. O kadar tanıyıp okadar değer verdiklerim arasında yabancıydım. Bundan sonrası için hayatımda değer vereceğim kişileri daha doğru seçmem gerek sanırım. Sanırım bütün sorun bende…

Geriye dönüp baktığında çok yaş alıp hiç ders almadığını görmek yaralıyor insanı…


25 Aralık 2015 Cuma

Kendini yargılamaya yüreği olanlar okusun!

Arkadaş dediğin, çayın yanına, kahvenin tadına yakışmalı ve onsuz içtiğinin çayın, kahvenin tadı eksik olmalı. Şarap gibi yıllandıkça tatlanmalı yaşananlar. Kalbin yanında iyi hissetmeli kendini. Hem gözünün, hem gönlünün hem de kalbinin en derinine sinmeli.

Arkadaş dediğin, anlayışlı olmalı, sonsuz hoş görülü olmalı. Senin yerine iyi niyetli düşünmeli ama adım atmayı, karar vermeyi sana bırakmalı. Eleştirmek konusunda kendi ne kadar hassas davranıyorsa, seni eleştirmek konusunda kendini eleştirir gibi davranmalı.

Kendi sırlarını, gizemlerini kapaklı kutularda sakladığı gibi, senin sırlarını da saklamalı. Hep "-ben" derken, biz demeyi, sen demeyi bilmeli, bilmiyorsa öğrenmeli, öğrenmek için çaba göstermeli. Arkadaş dediğin yormamalı yanındakini, sabretmeyi bilmeli, sakin kalmayı, sorularla boğmamayı, ayrıntılara takılmamayı bilmeli. Konunun özü dururken, parçalar üzerinde durmamalı arkadaş dediğin. Kendi hayatının mutluluklarını paylaşmalı ama kendi hayatına nankörlük etmemeli. Arkadaş dediğinin, varlığı renk, değer katmalı, yokluğu oh çektirmemeli.

Sen demeden bakışından anlamalı yaşadığını. Hayat yolculuğunda arkandan koşuşturmamalı, önüne de geçmemeli, yapabiliyorsa yanından seninle aynı adımda gitmeli. Yeri geldiğinde seninle ağlıyorsa, seninle gülmeyi de bilmeli. Gözünü kırpmadan senin yanında olabilmeli.

Onun önemli gördüklerine gösterdiğin saygıyı anlamalı ve senin önem verdiklerine, ne olursa olsun saygı göstermeli. O seni fütursuzca eleştirirken, senin en ufak bir imanı  kaldıramıyorsa, orada durup düşünmeli. O sürekli seni çözmeye, senin hayatına çözümler getirmeye çalışıyor ve senin, onun hayatına temas etmene izin vermiyorsa, ve sana kalan sadece -haklısın demekse,en ufak eleştirinde kocaman tepkiler verip seni susmaya davet ediyorsa. Ve senin eleştirmediğin hallerini seviyorsa orada bir durup düşünmek gerek.

Arkadaş diyerek hissettiklerin böyleyken, arkadaş deyip arkadaşım olmayan insanları acı şekilde görmek üzüyor insanı... Arkadaş dediklerimi yeniden gözden geçirmem gerektiği zamandayım; işi düştüğünde arayan, düşmediği zaman aynı ortamda yüzüme bakmayan arkadaşlarım var benim. Beraber bir şeyler yapmaya karar alıp söylediğinin aksini yapan arkadaşlar edindim ben. Öğreneceği bir şey varsa seninle iletişim kuran, öğrenecekleri bitince yüzüne bakmayan, işine gelene işine geldiği gibi davranan, samimiyetten ve bana göre insanlıktan uzak varlıklar...

İnsanların bu kadar karaktersiz olmalarını hayretle izliyorum sadece. Nasıl böyle olabilir insan aklım almıyor, ben mi çok iyi niyetliyim yoksa hayatın kendisi mi sahtelik? İnsan nasıl olur da arkasından konuştuğu birine şimdi "canım cicim" diyebilir, ben mi çok doğrucu biriyim de kaldıramıyorum bunları? Kendimi sorguluyorum çoğu zaman ama insanlık, dürüstlük bu ise ben hiçbir zaman "insan" ve "dürüst" olamayacağım...

Bu saatten sonra kimse bana arkadaşlığından, paylaştıklarımızdan, yaşananlardan söz etmesin. Ben insanları beraber gidelim, yapalım diye saatlerce beklerken selamı bile hak etmeyen, yüzüne bakılmayan duruma geldiysem arkadaşlarımı yeniden gözden geçirmenin zamanı çoktan geçiyor demektir. Herkesle iyi olmak, yaranmak için yalakalık yapmak ortalığa çıkıp geyik muhabbeti yapmak kişilik olmuş… İstediklerini alamadıkları için sürekli birileri kuyu kazmaya çalışsa da benim kişiliğim bu değil olmadı ve olmayacak yaşadığım sürece.

Bakıyorum etrafımda yaşanan saçmalıklara, konuşanlara bakıyorum bir de konuşturanlara. İkisinin de birbirinden farklı olmadığını görüyorum.
Bir konuşmada “siz yaptınız, siz ettiniz, ben bir şey yapmadım” diyerek, insalanrı suçlayarak başkalarının üzerine oynayan insanlar, üzerine oynadığı insanın olmadığı ortamda “böyle mükemmel insanları kullanamıyoruz” diyecek kadar karakterden yoksun. Her ortamda kendisine başka hedef bulup onun üzerine oyunlar oynanıyor.

Artık insanlara değil kendime hayretle bakıyorum. Oturup konuştuğum insanlar “haklısın” dedikleri şeylerin aynısını kendilerinin yaptıklarını görünce şaşırıp kalıyorum. “Aksini konuşan sen değil miydin?” diye kendime soruyorum ve susuyorum. Biliyorum ki yaptığını anlayamayana konuşmak çok manasız bir eylemdir.
Gülüyorum… İnsanların arkasından konuştukları kişiler ile dost olup samimi olmalarına sadece gülüyorum. Söylediklerini unutup nasıl yakıştırıyorlar kendilerine yaptıklarını bilemiyorum.

Sadece sözde değildir arkadaş olmak, dost olmak bunu biliyorum ama kimseden görmeyince sadece kendi canımı acıtıyorum. Çünkü kimse dönüp kendi yaptığına bir kez olsun bakmıyor. Sözde arkadaşlarım var benim, sadece lafı getirip götüren ama samimiyetten insanlıktan uzak arkadaşlar… Ne idi ve şimdi ne olduya bakmadan sadece yalandan konuşmalar samimiyetsiz geliyor bana ama insanlar bunu kendilerine yakıştırıyor işte.

İnsanların işleri olduğunda “canım”, “cicim”, “ciğerim” dediklerinin farkındayım o anda aptallığımdan anlamasam bile. Her şey istediklerini alana kadar olduğunu birkaç olayda deneyimleyerek gördüm. Benimle gezip, dolaşan insanların istediklerini edinince yüzüme bile bakmamaları onların mı acizliği benim mi bilmiyorum. Ben insanları tanıyacak kadar akıllı olsaydım yaşamazdım bu olayları diyorum sonra…

Hayat çok tuhaf, insanlar hiçbir zaman aynanın karşısına geçip kendini yargılayacak yüreğe sahip değil. İnsanlık kalmadığı için ilişkiler bitmiş. Uğraşmak, anlatmak yerine sessiz kalır uzaklaşırım herkesten ve her şeyden. Yaşadıklarımı yaratana bırakarak “hakkımda ne düşünüyorsanız size bin katını versin” diyorum. Bir gün yaşadıklarımın karşılığını göreceğime eminim onun için susuyorum.

Özetle: İşi varken, bir şeyler yaptırabiliyorken yanında olan, menfaatleri varken iletişim kuran, gizli kapaklı işler çevirerek sonra sırtını çeviren arkadaşlar edinmiş olmanın saçmalığı içindeyim.

Hayat, arkadaşlıktan, insanlıktan, samimiyetten anlamayan milyonlarca insanla dolu. Kimse melek edasında ortalıkta dolaşmadan önce konuştuklarına ve yaptıklarına baksın, sonrasında da kimseye samimiyetten söz etmesin.

Evet kimsenin samimiyetine inanmıyorum ve yaşananlar da bunu destekler nitelikte… 
Samimiyet; kendi iç bütünlüğümüzün ve kendimize karşı dürüst olmamızın zaruri bir gerçeğidir.
Samimiyet; güvenilir bir insan olmanın temelini oluşturur.

Samimi olmayan her şey bitmeye mahkumdur!

Vicdanı olan ve içinde insanlık barındıran insanlarla karşılaşmak ümidi ile…

9 Eylül 2015 Çarşamba

Sessizlik


Susarsınız kimi zaman...

Sizi görenler, bir yere baktığınızı zannederler.

Görünen öyle olsa da, yaşanan bambaşka bir şeydir.

Bazen sustuğunuz zaman, gözünüzün önüne belli belirsiz şekilde; manası derin fotoğraflar ve kısa kısa video kayıtlarla sıralanmış bir film şeridi gelir. O ilerledikçe, suskunluğunuz daha da artar yaşadığınıza hayretle bakarak. Gün içerisindeki en güzel filmdir bu aslında.  İçten içe hapsolmuş bir tutkuyla ilerler her bir küçük sahne. Biten bir maçı değişik  açılardan izlemek gibi gelir ama yine de defalarca kez izlersiniz aynı sahneyi. Kimse anlayamaz bunu; onlar hala bir yere baktığınızı zannediyor çünkü.

Bazen sustuğunuz zaman, içinizde bir müzik yankılanır. Sol anahtarı, içinizdeki tek bir gerçek ile satırın başına yerleşmiş; notaları yaşadığınız ve yaşattığınız her ne varsa bu şarkıda duyguların ahengiyle birbirine sarılmış; melodisi yaşanmışlıklarla ve yaşanamamış nice güzelliklerle bu eseri tamamlamış bir şekilde bir  fon müziği oluşturur, siz sustuğunuzda. Hüzzam bir şarkıdır çalan. Kimse anlayamaz. Anlamak için önce aynısını yaşamak gerekir çünkü. Onlar ise hala sizi, bir yere bakıyorsunuz zannederler !

Bazen sustuğunuz zaman, sessizliği istersiniz.  Şehrin telaşe gürültüsü değil yoldan geçen birinin ayak seslerini bile duymak istemezsiniz. Öyle bir yorgunluk gelir ki üzerinize  dünyaya dair her ne varsa yok olsun istersiniz. Mümkün değildir ve sadece istekte kalır çoğu zaman. Sadece  esen bir yelde gözlerinizi kapatıp öylece durursunuz saatlerce. Sizi görenler, olduğunuz yerde bir yere baktığınızı zannederler.

Bazen sustuğunuz zaman, en büyük sevgili ile konuşursunuz içinizden. Önce verdiklerine şükreder, sonra da hayattaki en büyük dileğiniz hale gelen, o yegane ikramı size nasip etmesini dilersiniz. Tüm masumiyetinizle, tüm acizliğinizle, tüm samimiyetinizle, tüm yorulmuşluğunuzla ! Siz susarsınız, ancak o anda zaten konuşuyorsunuzdur. Sizi görenler, durduğunuz yerde bir yere bakıyorsunuz zannederler.

Bazen susmak en iyisi…

Zaten anlatsanız anlayamayacaklardır sustuğunuzu anlamayanlar; o kıymetli nefesiniz heba olmasın..

İçinizdekileri paylaşmak güzeldir ancak, içten bir dilin anlattıklarına kayıtsız kalan bir kulak  yüreğinizi daha çok acıtır. Anlarsınız ki en güzel dinleyiciniz, en büyük sevgilidir zaten.

Benim için sessiz diyorlar…

Gerçekten öyle miyim acaba ?

4 Haziran 2015 Perşembe

Boşluklar...

Boş bir sayfaya bakıp ne yazacağını bilememek. Boş bir yola bakıp kendi kendine mırıldanmak. İnsanlar birazdan doluşurlar diye düşünüp kendi boşluğunu unutmak. Bir an boşluğu tanımlamak. Zihnimiz her gün bulanıklaşır ve  pazartesiler cumaya koşarak taşınırken... 

Birinci çoğul şahıs yerine konuşup sıradaki şarkıyı sadece kendinin söylediğini fark etmek. Kendi anlamsızlığını unutmak. Neden diye sorduğun zamanlar alamadığın cevapları bir daha hiç merak etmemek. Denizin boşluğu gökyüzünün boşluğuyla birleşiyor çoğu zaman. Eşitlik duygularımız kabarıyor. İnsan olmayı ekonomik seviyeye bağlıyoruz çok saçma olsa da. Akıl sağlığımdan şüpheleniyorum çoğu zaman. Bir müddet sonra ise saçmaladığımı fark ediyorum.


İnsanlar sadece bakınıyor. Görmek istemiyorlar ya da sadece inanmak için baktığı şeyleri görüyorlar. Durup dururken anlamsızlığa neden boyun eğiyoruz ki? İşte bunun cevabı yok, soru olarak kaldı her şey. Kendi boşluğumuza sığınıp kendimize susuyoruz. Bazen boşluğumuzda fazla tutunamıyoruz. Kendi kendimizi oyunun dışına atıyoruz, oyunun dışında mutlu şekilde yaşıyoruz. Yanılgıları çürütüp yanılmanın bir hata olmadığı kanısındaki tutumlarımız bizi şaşırtmıyor.


Anlıyoruz bugün bir çok şeyi. Adaletsizlik kol geziyor bir taraftan. Düşüncelere zincir geçirilmiyor. Sorgulamayı bıraktı insanlar. Dönüp dolaşıp boşluklara yerleştiler ve yeni boşluklara yer açıldı. 



Tam anlamıyla boşlukta salınıp duruyoruz insan olabilmekle beraber...

15 Şubat 2014 Cumartesi

Kavuşulmamış Aşklara

Dünyanın en güzel ve en tutkulu aşklarının hiçbiri neden mutlu sonla bitmez?

Yüzyıllardır anlatılan, yazılan, destanlaşan o coşkulu, ölümü göze almış aşklar neden sevgilileri kavuşturmaz?

Sevgililer ölür ama neden bir araya gelemez? Repertuarda neden mutlu sonla bitecek aşkların hikayeleri, masalları ve destanları yer almaz?

Aşkı bulmaya çalışırken bu dramatik aşk hikayeleri karşısında artık aşka şüphe ile yaklaşıyor insan.

Ben korkuyorum mesela: Mecnun gibi çöllere düşmekten, Romeo gibi ölmekten, Dante gibi kahrolmaktan. Birçok aşık gibi kavuşamadan ölmekten korkuyorum. Mutsuz sonla bitecek aşklardan kaçarken buluyorum kendimi. Mutluluk getirecek bir aşk olmayacağını düşündüğüm için içinde aşkı anlatan hikayeler yazanlara kızıyorum.

“Neden aşkı yazıyorsunuz? Gidin börtü böcek, iki kelebek ve martıları yazın. Gecenin karanlığını, dolunayı, ay ışıklarını, dağları, ovaları, sürüsünü güdemeyen çobanları yazın. İstediğiniz türde yazın ama mutsuz aşkları yazmayın!”
Çoğunlukla içim acıyor…

Aşıkların suçu sadece sevmek mi, aşık olmak mı ya da birinin köylü diğerinin asil olması mı?
Prensesler komşu dere beyinin şatosundaki bir demirci ustasına aşık olamaz mı?
Peri padişahının oğlu konakta yerleri silen bir hizmetçiye sevemez mi?

Sınırları, ülkeleri kaldırsak tarihten, mesela Romeo Leyla’yı sever miydi? 
Aşkları mutlu bitirmeyenlere inat, aşıkları dengelemeye çalışıyorum aşkları mutlu bitirmek için…

Kavuşamayanların aşkı gerçek aşk ise ben bu aşka baş kaldırıyorum!

Bilindiği kadarıyla tarihten günümüze düşen mutsuz aşk bedbahtlarını yazıyorum içim burkularak.

Romeo ve Juliet
Tristan ve İsildore
Antony ile Kleopatra
Kerem ile Aslı
Leyla ile Mecnun
Tahir ile Zühre
Yusuf ile Züleyha
Arzu ile Kamber
Hüsrev ile Şirin
Emrah ile Selvi
Hölderlin ve Diotima
Karmen ile Don Jose
Dante’nin Beatrice’si
Elif ile Mahmut
Garip ile Şah Senem
Helois ile Abelard
Nefertiti ve Amonhotep

Ve daha birçok ile’li aşıklar...
“Mutlu son” la biten aşkı bulabilmek ümidiyle….