4 Haziran 2015 Perşembe

Boşluklar...

Boş bir sayfaya bakıp ne yazacağını bilememek. Boş bir yola bakıp kendi kendine mırıldanmak. İnsanlar birazdan doluşurlar diye düşünüp kendi boşluğunu unutmak. Bir an boşluğu tanımlamak. Zihnimiz her gün bulanıklaşır ve  pazartesiler cumaya koşarak taşınırken... 

Birinci çoğul şahıs yerine konuşup sıradaki şarkıyı sadece kendinin söylediğini fark etmek. Kendi anlamsızlığını unutmak. Neden diye sorduğun zamanlar alamadığın cevapları bir daha hiç merak etmemek. Denizin boşluğu gökyüzünün boşluğuyla birleşiyor çoğu zaman. Eşitlik duygularımız kabarıyor. İnsan olmayı ekonomik seviyeye bağlıyoruz çok saçma olsa da. Akıl sağlığımdan şüpheleniyorum çoğu zaman. Bir müddet sonra ise saçmaladığımı fark ediyorum.


İnsanlar sadece bakınıyor. Görmek istemiyorlar ya da sadece inanmak için baktığı şeyleri görüyorlar. Durup dururken anlamsızlığa neden boyun eğiyoruz ki? İşte bunun cevabı yok, soru olarak kaldı her şey. Kendi boşluğumuza sığınıp kendimize susuyoruz. Bazen boşluğumuzda fazla tutunamıyoruz. Kendi kendimizi oyunun dışına atıyoruz, oyunun dışında mutlu şekilde yaşıyoruz. Yanılgıları çürütüp yanılmanın bir hata olmadığı kanısındaki tutumlarımız bizi şaşırtmıyor.


Anlıyoruz bugün bir çok şeyi. Adaletsizlik kol geziyor bir taraftan. Düşüncelere zincir geçirilmiyor. Sorgulamayı bıraktı insanlar. Dönüp dolaşıp boşluklara yerleştiler ve yeni boşluklara yer açıldı. 



Tam anlamıyla boşlukta salınıp duruyoruz insan olabilmekle beraber...

29 Mayıs 2015 Cuma

Ve muhteşem bitiş!..


O yar gelir yazı da bana gül olur yar yar gül olur
Yüzün görsem tutulur dilim lal olur yar yar lal olur
Aşka düşen divane gezer deli olur yar yar deli olur
El oğlunu ben kendime yar sandım yar yar yar sandım

https://www.youtube.com/watch?v=4UBZ3_VxjRg

Mezarımı derinde kazın dar olsun yar yar dar olsun
Altı lale üstü de sümbül bağ olsun yar yar bağ olsun
Ben ölürsem sevdiceğim sağ olsun yar yar sağ olsun

Güle koşarken kır çiçeklerini ezmemeliydin!
Şimdi mutlu kal!

15 Şubat 2014 Cumartesi

Kavuşulmamış Aşklara

Dünyanın en güzel ve en tutkulu aşklarının hiçbiri neden mutlu sonla bitmez?

Yüzyıllardır anlatılan, yazılan, destanlaşan o coşkulu, ölümü göze almış aşklar neden sevgilileri kavuşturmaz?

Sevgililer ölür ama neden bir araya gelemez? Repertuarda neden mutlu sonla bitecek aşkların hikayeleri, masalları ve destanları yer almaz?

Aşkı bulmaya çalışırken bu dramatik aşk hikayeleri karşısında artık aşka şüphe ile yaklaşıyor insan.

Ben korkuyorum mesela: Mecnun gibi çöllere düşmekten, Romeo gibi ölmekten, Dante gibi kahrolmaktan. Birçok aşık gibi kavuşamadan ölmekten korkuyorum. Mutsuz sonla bitecek aşklardan kaçarken buluyorum kendimi. Mutluluk getirecek bir aşk olmayacağını düşündüğüm için içinde aşkı anlatan hikayeler yazanlara kızıyorum.

“Neden aşkı yazıyorsunuz? Gidin börtü böcek, iki kelebek ve martıları yazın. Gecenin karanlığını, dolunayı, ay ışıklarını, dağları, ovaları, sürüsünü güdemeyen çobanları yazın. İstediğiniz türde yazın ama mutsuz aşkları yazmayın!”
Çoğunlukla içim acıyor…

Aşıkların suçu sadece sevmek mi, aşık olmak mı ya da birinin köylü diğerinin asil olması mı?
Prensesler komşu dere beyinin şatosundaki bir demirci ustasına aşık olamaz mı?
Peri padişahının oğlu konakta yerleri silen bir hizmetçiye sevemez mi?

Sınırları, ülkeleri kaldırsak tarihten, mesela Romeo Leyla’yı sever miydi? 
Aşkları mutlu bitirmeyenlere inat, aşıkları dengelemeye çalışıyorum aşkları mutlu bitirmek için…

Kavuşamayanların aşkı gerçek aşk ise ben bu aşka baş kaldırıyorum!

Bilindiği kadarıyla tarihten günümüze düşen mutsuz aşk bedbahtlarını yazıyorum içim burkularak.

Romeo ve Juliet
Tristan ve İsildore
Antony ile Kleopatra
Kerem ile Aslı
Leyla ile Mecnun
Tahir ile Zühre
Yusuf ile Züleyha
Arzu ile Kamber
Hüsrev ile Şirin
Emrah ile Selvi
Hölderlin ve Diotima
Karmen ile Don Jose
Dante’nin Beatrice’si
Elif ile Mahmut
Garip ile Şah Senem
Helois ile Abelard
Nefertiti ve Amonhotep

Ve daha birçok ile’li aşıklar...
“Mutlu son” la biten aşkı bulabilmek ümidiyle….

10 Şubat 2013 Pazar

Neredeyim?

"Nerdeyim ben?" bilmiyorum! Yerde miyim, gökte mi? Yoksa ikisinin arasında mı? Eğer ikisinin arasındaysam, yalnız değilim çünkü bütün canlılarla aynı üç boyutlu yanılsamanın içerisindeyim. Sahip olduğum fiziksel bedenin içinde miyim, dışında mı? Yoksa tam yüzeyinde mi? Eğer tam yüzeyindeysem yalnız değilim çünkü bütün insanlarla aynı rüyanın içinde, göründüğüm gibiyim.
Peki, ama ya o fiziksel bedenin içindeysem! Bunca yıldır aynada gördüğüm kişi 'ben' değilsem! Olduğum değil, göründüğüm kişi olmuşsam! Aramak yerine hazır verileni kabullendiysem! Görünen bedenin içine hapis olmuş ve bir türlü dışarı çıkamıyorsam! Aslında çok kolay yaşayabileceğim mutluluk, huzur gibi duygular, fiziksel beden süzgecinden geçirilerek somut olaylara ve maddelere bağlanıp ilişkilendiriliyorsa! Ya özgür olan 'ben' bu dünyanın kuralları ile sınırlandırılan fiziksel bedenimin esiri olmuşsam! Yine de yalnız değilim çünkü dokunamadığım ancak hissettiğim, yasayamadığım ancak gözlemlediğim, tanımlayamadığım ancak anladığım, yokluktaki (dünyadaki) varlığımın varlıktaki (varsa eğer obur taraftaki) yokluğumdan daha önemli olduğunu düşünen bilinmez bir gücün varlığına olan umutlu bir inanış ve çaresiz bir bekleyiş var benimle birlikte olan...

"Kimim ben?" merak ediyorum! Yurt dışı ile bağlantısı olan, çalışan, sürekli gezen ve güzel bir mesleği olan çoğu kişinin yerinde olmak isteyeceği çalışkanı biri mi yoksa bir yere ait olma duygusunu kaybetmiş, ne zaman akıp giden hayatın yönünü değiştirmek istese sonunda kendini hep aynı yönde akarken bulmuş, sürekli aradığı ve tam bulduğunu zannettiği sırada hayatın oynadığı bazı oyunlar sebebiyle çok istediği şeylerden vazgeçmiş, bastırılmış mutluluğu yontulmuş isyankarlıkla karıştırıp duygusal tepkisizlik elde etmiş, çok basit olduğunu bildiği yasamı karıştırmaya devam etmekten kendini alamamış bir salak mı? Tabi ki ikincisi...

"Neden okuyorum?" anlamıyorum! Bir şeyler okudukça, hayatı anlamaya çalıştıkça, tecrübelerden dersler çıkardıkça, insanları sözlerini kesmeden dinledikçe, doğayı gözlemleyip kendimi gördükçe aptallaşıyorum. Her gecen gün salaklığım daha da artıyor. Bildiğimin, bildiğimi sandığımın ve algılayabildiğimin bir sürahi dolusu su olduğunu sanırken, her gecen günün sonunda buharlaşa buharlaşa bir su damlasına donduğunu görüyorum. Kap buyuyor, su azalıyor. Su azaldıkça yasamı anlamaya çalışmak daha da umutsuz bir hal alıyor. İlk basta verdikleri bir bardak suyla idare etmek dururken niye kasındım onu da anlamıyorum!..

Değişiyorum! Artık kendimi bir kalıba koyamıyorum. Su gibi konduğum kabin seklini alıyorum. Sunu yapmam bunu yaparım diyemiyorum. Sunu severim bunu sevmem diyemiyorum. Söylediğim cümlelerle tezada düsen yaşantımın arasında kaldıkça kendime kızıyorum. Geniş zamanlı cümlelerimi şimdiki zamana çevirmeye çalışıyorum. 'Bunu yemem!' yerine 'Simdi canım istemiyor!'
dediğimde başka bir zaman 'Yiyebilirim!' diyebiliyorum. Ne kadar çalıştıysam da olaylara karşı sabit bir tepki oluşturamadığımı ve oluşturamayacağımı artık biliyorum. Aynı teklifle gelen iki insana farklı şekilde davranmamın sadece benim tutarsızlığımın değil onların da kişiliklerinin bir ürünü olduğunu artık biliyorum. 'Onlara öyle bize gelince böyle!' gibi sitemler ile benim ruh halimi düşünmeksizin her zaman aynı tepkiyi göstermemi bekleyen insanlara ise sadece gülümsüyorum. İnsanları bir şeyler yapıp yapmadıkları için değil sadece kendileri oldukları için sevmeyi bilmeyenlere bir şeyler anlatmaya çalışmak onların böyle olma özgürlüklerine müdahale olacağı için sessiz kalmak gerektiğini düşünüyorum. Herkes kendi doğrusuna inanmakta ve ona göre yasamakta özgür. Ben de kendi doğrularımı bulmaya çalışıyorum. Değişiyorum, duygularımla, düşüncelerimle, hayata bakışım ve onu yorumlayışımla...

Gülüyorum gevrek kahkahalarla Tanrı’ya! Ancak bu kadar eğlenceli bir yaşam hazırlanabilir diye. Her ne kadar ikimizin ortak bir ürünü gibi görünse de, O hayatımı tasarlayan mimar ben ise soyut olanı somuta çeviren bir mühendis.
İpin ucundaki kukla gibi... Garip olan şey ise şu; Tanrı ipleri o kadar gevşek tutuyor ki, ne yaparsam yapayım beni sınırlandırmıyor. Belirli bir süre sonra sanki her şeyi kendim yapıyor gibi hissediyorum. Bu yüzden kızdığım Tanrı değil kendim oluyor. Yanılsama dedikleri bu olsa gerek...

Saçmalıyorum! Garip şeylerle ilgileniyorum, Tanrı’yı sorguluyorum, hayatı yaşamak yerine anlamaya çalışıyorum. İnsanlar bu konuları konuşmak istediklerini söylediklerinde mutlu oluyorum. Ancak ya ilk birkaç dakika içinde insanlar bunalıp konuyu değiştiriyor ya da durumumun çok vahim olduğunu söyleyip bir doktora git diyorlar. Artık karar verdim bu konular hakkında konuşmamaya. Konuşurken yalnız olmaktansa konuşmayıp kalabalığa karışmak daha mantıklı geliyor bana...

Tepkisizleşiyorum! İnsanlara, olaylara, Tanrı’ya karsı tepkisizleşiyorum.
Meydana gelen hiçbir olay artik beni şaşırtmıyor. Her şey olması gerektiği gibi oluyor deyip zerre kadar değiştirmeye çalışmıyorum. Çünkü ne zaman ufak bir değişim girişiminde bulunsam bunun sonucunda o insanlara değer vermeye başlıyorum. Değer verdiğim insanların o değere layık olmadıklarını gördüğümde ise neden bu kadar salak olduğum için kendime kızıyorum. Bu yüzden artik tepkisizleşiyorum. İnsanları sonucunun kötü olacağını bildiğim şeyleri yapmamaları için bile uyarmıyorum (Ölüm hariç tabii ki!). İnsanları onlardan daha çok düşünmekten yoruldum artık. Kendime olan güvensizliğimin diğer insanlara karsı aşırı bir değer vermeye dönüşmesini istemiyorum.
İnsanları kırmama ve üzmeme çabamın bana her zaman keder ve kasvet olarak geri dönmesini istemiyorum. Kendi yaşantımı hakları olmadığı halde işgal eden, enerjimi sömüren, beni kendimle tezada düşüren insanları artık yaşantımda istemiyorum. İnsanların peşinden koşmaktan artık yoruldum, yeni bir ben olarak tepkisizleşiyorum insanlara, olaylara ve Tanrı’ya...

Susuyorum! Sustukça nedense daha bir gizemli oluyorum. Aslında konuşanların dikkat çekmesi gerekirken ben nedense suskun olunca dikkat çekiyorum.
Suskunluğumun sebebi soruldukça suskunluğum daha da artıyor. Bunu ilgi çekmek için yaptığımı zannetseler de ben aslında suskunken suskun olduğumun farkına varmıyorum. O kadar çok şey geçiriyorum ki aklımdan tek bir kelime etmeden üç saattir oturduğumun farkına varmıyorum. Suskunluğumun sebeplerini sakladığım dolabı önlerine koyup içindekileri gösterdiğimde de 'Aman düşündüğün şeye bak!..' tesellisi ile karsılaşıyorum. Her zaman söylediğim gibi kimse kimseyi anlayamaz. Bunun için 'Kimse beni anlamıyor!' diye yakınmak yerine 'Problemler var çözmem gereken!' diyerek geçiştirmeye çalışıyorum...

Anlamıyorum! Beni unuttuğunu düşündüğüm Tanrı, aklıma gelmeyecek şekillerde neden hayatımı değiştiriyor anlamıyorum. Dışardan çok güzel olacakmış gibi görünen değişiklikleri her seferinde elime yüzüme bulaştırdığımı görüp de nispet yapar gibi tekrar tekrar karsıma çıkaran Tanrı beni nereye sürüklüyor? Ya da hayatımdaki bütün olayların sebebinin kendim olduğuna inandığım halde, neden Tanrı gibi bir gücün varlığına bağlanıp kötü şeyler için O'na isyan edip sorumluluğu üzerimden atmaya çalışıyorum? Başıma gelen veya gelecek olayların sorumluluğunu üstlenme cesaretini kendimde bulamadığım için mi yoksa bilinçaltıma yerleşmiş kader anlayışından sıyrılıp özgürleşemediğim için mi? Anlayamadığım ancak iyiliğim için olduğu tesellisi ile kendimi avuttuğum bu mutluluk oyununa inanmadığım halde nasıl oynuyorum onu da hala çözebilmiş değilim...

Seviyorum! Bunca yazdığım şeyden sonra her ne kadar inandırıcı gelmese de size, yaşamayı, insanları, doğayı seviyorum. Her şeyin birbiri ile olan mükemmel uyumunu seviyorum. Hayatın dışında kalarak hayatı yasamayı seviyorum. Tanrı’nın beni seyrettiği gibi ben de kenara geçip O'nu ve yaptıklarını seyrediyorum. İnsanların kendilerini dünyanın merkezinde görmelerini, diğer insanları sosyal ve ekonomik statülerine göre sınıflandırmalarını ve en önemlisi basit bir algi yanılması olan dünyayı ebedi gerçeklik olarak algılamalarını şaşkınlıkla seyrediyorum. Gün geçtikçe de artıyor bu şaşkınlığım...

Aşığım! Aşka aşık olma lanetiyle lanetlenmiş Koç burcunun uç noktasındaki örneğim. Aşk duygusunu bütün yoğunluğu ile öyle ulaşılmaz bir yere çıkarıyorum ki kendim bile ulaşamıyorum. Böylesine özel olan bir duygunun basit kelime ve cümle öbeklerine sıkıştırılarak ifade edilebileceğini zanneden, birbirlerine aşık olduklarını söyleyip sonra sebepsiz saatlerce tartışan insanları anlamıyorum. Seviyorum aşkı beni efkârlandırdığı için. Dünyayı boşlamama sebep olduğu için... Sınırları kaldırıp farklı boyutlara akmamı sağladığı için... Peki lanet bunun neresinde? Çıkarılıp açıklanamayacak kadar içinde, kelimelere anlamlarını yitirtecek kadar derinde, anlayabilen için görülebilecek kadar yüzeyde...

Son bölüm dedim buna... Evet son. Benim aptallığımın sonu gelmeyecek olsa da... Son diye yazdım. Sonun yeni bir başlangıç olacağını umarak. Her başlangıcın er ya da geç bir sona varacağını bilerek. Sonların kolay, başlangıçların çok zor olmasını göze alarak. Sorgulamayıp sadece yaşayacağım, düşünmeyip sadece oluruna bırakacağım, anlamaya çalışmayıp sadece kabulleneceğim, yakınmayıp mutlu olacağım bir yasama başlamak için son dedim. Egolarımdan sıyrılıp özüm olan hiçlikte kalabileceğim bir yasama başlamak için son dedim. İyi-kotu, güzel-çirkin ve bunun gibi sıfatları kafamdan silip, olayları ve durumları aynı sıfatlarla genellememek için son dedim. Nefret, kıskançlık, kızgınlık, acıma, gibi duyguları birlik (yani her şeyin ben, benim de her şey olduğum gerçeği) felsefesiyle sindirip, sevgiye dönüştürmek için son dedim.

17 Kasım 2012 Cumartesi

Kendi İçinde Kaybolmak!...

Hayatından esirgediğin her şeyi; özgürlüğünü, cesaretini, kendini hep bir başka hayata ertelemekle uğraşırken sessizliği çözen yeni bir kalp atışıyla uyandı gerçekler uykusundan. Bu umutsuzluk: Gerekçesi olmadan geç kalmasıydı yaşamın anlamının.

Düşlerime dar ettiğin bu tek kişilik yatak daha kaç uykusuz geceye razı olacaktı; hangi gidişin gözlerimde ağlayabilir artık; kaç yarın geçmeden seni bekleyebilir damarlarımda ve daha kaç kelime boyun eğmeliydi yüreğimden damıttığım bu acılara? Sana kendini koru diye verdiğim silahla vurmaya kalkıştın beni; üç kelimeyle, üç kurşun sıkar şekilde... Bir başkasıyla değil, aslında kendinle ihanet ettin sen bana… Keşke affedebilseydim seni!

Aşka zamanın yoktu, ne de cesaretin. Her seferinde bir tek bana dönebileceğini bilerek gittin. Ama bu son gidiş, son atlayışın içindeki derin boşluğa; ellerini uzatsan da, görmeyeceğim! Şimdi yok değil hiç’sin! Söz dizimlerine sığmadı affın, yüreğine de, temiz tutmayı beceremediğin geçmişimize de… Alınacak tek bir nefes bile kalmadı düşlenen çalıntı mutluluklardan. Sen bir puzzle’ın kayıp parçası olmayı seçtin... Keşke içimdeki çocuğun oyun arkadaşı olarak kalmayı becerebilseydin.

Biz seninle konuşurduk… Bazen bir tek beden, tek bir ruh gibi; bazen herkes ve her şey adına bir tek cümleyle, saklamadan ve saklanmadan kendinden ve yaşananlardan... Kendimizi anlattığımızı düşünürken, aslında kendimizi anladığımızı fark ederek konuşurduk. Hatırla, ne çok gülerdik. Sen, çok içerdin bütün o büyümeyen erkek çocukları gibi.. Bir de martılar vardı ve benim seni bile sinir eden şu kahve muhabbetlerim...
Konuşmak… çıplak, kendiliğinden… Seninle bir tek, ama hayatla baş başa kalınca en çok, bunu özleyeceğim! Olsun…

Senden nefret etmeden ölmek ist(em)iyorum; sakın dönme!