19 Haziran 2017 Pazartesi

Kendinizi Bulun!

Eski sevgilinizi değil, kendinizi geri getirmeye bakın! Hayat bugünde var olur. Geçmiş çoktan geçmiştir ve gelecek yarındır. Bugün ise buradadır ve tek gerçektir. Değerli vaktinizi kontrol edemediğiniz şeyleri değiştirmeye çalışarak boşa harcamayın. Kendi mutlu benliğinizi bulun. Sevdiğiniz insanlarla görüşün, sevdiğiniz şeyleri yapın. Hiç öyle hissetmeseniz de içinizdeki acı sonunda geçecek. Ve tekrar nefes almaya başlayacaksınız. Unutmayın, her seferinde sadece bir gün sonra yepyeni bir gün daha… 
Ve nihayetinde tekrar zevkle soluyacağınız bir hayat var önünüzde!

Oyunlar oynayarak yaratacağınız aşkı birkaç ay, en fazla bir sene elinizde tutabilirsiniz. Vaktiniz bir seneyi çöpe atacak kadar değersiz mi? O zaman oyunlara değil gerçeklere odaklanın. Nasıl mı başaracaksınız? Okumaya devam edin o zaman!

Mutluluğu dışarıda aramayın. Mutluluk içinizden gelir. Kendiniz olun, tek gerçek sizsiniz. Gerçek kendinizin farkına varın. Zihninizi gerçekten özgür bırakıp kendinizi gerçekleştirdiğinizde bir başkası olmadan da mutlu olabildiğinizi göreceksiniz ve enerjiniz genişleyecek. İnsanlara çekici gelen, “iyi görünüyorsun” dedirten işte etrafa yaydığınız bu mutluluk ve kendiniz olma halinizdir. Ama unutmayın, başkalarını kendinize çekmek için değil, kendiniz için mutlu olun! Sonra kendinize sizin gibi kendi kendine mutlu olabilmiş bir başkasını bulun ve beraberken toplam mutluluğunuzun nasıl arttığını görün. İşte gerçek aşk adayı budur!

Aşık olmak, aşık olmayı istemekle, aşka olan inancınızla ilgilidir ve çoğu aşk bir yanılsamadır aslında. Önemli olan ortada aşk yokken de uyumlu olacağınız ve içtenlikle seveceğiniz bir insan bulup kendinizi ona aşık olduğunuza inandırmaktır. Bunu karşılıklı olarak yapmayı başarabilirseniz, çok uzun süren mutlu bir beraberliğiniz olabilir.

Gerçek aşk, ancak her şeyin çok doğal olduğu ortamda yeşerebilir. Doğal olun. Kendi doğal halinizin en iyisi olun. ...mış gibi yapmayın. (seviyormuş gibi, özlüyormuş gibi, gitmeyecekmiş gibi, değer veriyormuş gibi) Sürdüremeyeceğiniz oyunlara girmeyin. Oyunlarla kendinize bağladığınızı düşündüğünüz insanlar ansızın hayatınızdan çıkarlar. Ayrıca oyun oynadığınız sürece gerçek aşkın tadını alamazsınız. Aşk oyunları, eğer illa oynanacaksa, aşk için değil, aşk oyunu adına oynanmalıdır. Ve arkasından gerçek bir aşk beklenmemelidir! Yaşayıp gördüm, çok değer verirken oyuna gelmiştim çünkü karşımdakinin amacı sadece duygular ile oynayıp zaman geçirmekti.

Aşk yoklukta oluşur. Size bazı oyunlarla aşkı elde edeceğinizi vaat eden tüm taktikler aslında karşınızdakini bir şekilde psikolojik yokluğa sürüklemekten ibarettir. Bu açıdan aşk oyunlarının işe yarayacağını düşünebilirsiniz. Düşünmediğiniz nokta ise karşınızdakinin size değil, yarattığınız maskeye aşık olduğu veya aslında gerçekten aşık olmadığı gerçeğidir. Halbuki bu yokluğu oyunları bir kenara bırakıp kendiniz olarak da yaratabilirsiniz. Her insanın kendi alanına, kendi uğraşlarına odaklanmaya, üretmeye ve başarmaya ihtiyacı vardır. Kendiniz olmaktan vazgeçmezseniz, oyunlarınız olmadan da birbirinizi özlersiniz ve eğer doğru insanı seçmişseniz ona tekrar tekrar aşık olursunuz. Bunu karşılıklı olarak başarabilirseniz, işte gerçek aşk budur!

En son ne zaman iletişim kurdunuz? Bunun iletişim olduğuna emin misiniz? Dilin “tuzu uzatır mısın” demekte yeterli, soyut kavramları konuşmakta bazen yetersiz kaldığını hissettiniz mi hiç? Hele kavram konuşmak çok yanıltıcı olabilir. Aşk istiyorum dediğinizde, karşınızdaki acaba aşktan ne anlıyor? Onun için, örneğin “Huzur istiyorum” demeyin, huzurdan ne anladığınızı anlatın. Aradığınız duyguları kelimelere dökün. Veya dökmeyin, hissettiğinizde işte ben bunu istiyorum deyin. Kalem bazen kılıçtan keskindir, doğru. Yine de yılmayın, sonuna kadar iletişim kurun. Gizem yaratarak karşınızdakinin size kapılması sizce gerçek aşk mı? Bırakın gizemi, kaçıp kovalanmayı, kendiniz olun, iletişim kurun, ne istediğinizi anlatın, karşınızdakinin ne istediğini anlayın. Ve eğer istekleriniz birbirini tutmuyorsa hiç düşünmeden yolunuza devam edin. İnsanlar değişmez. En azından birisi için değişmez. Çoğu zaman insanların özü aynı kalır. Ve etrafa uyum sağlayacakları kadar değişirler. Karşınızdakini olduğu gibi kabul edin ve onun da sizi kendiniz gibi kabul etmesini bekleyin. Sıkılmayın. Sıkılmaktan korkmayın. Sıkılmak da hayatın bir parçası. Beraber sıkılmayı da göze alın. Siz kendiniz olduğunuz sürece zaten mutlu olacaksınız. Unutmayın, sizin içinizden mutsuzluk geliyorsa karşınızdaki sizi hiçbir zaman mutlu edemez. İki insan olarak ayrı ayrı mutlu olun. Beraber çok daha mutlu olun. Hayatın iniş çıkışlarında birbirinizin elinden tutun. Herkes her zaman mutlu olamaz. İlk mutsuzlukta birbirinizden sıkılmayın. İyi günde kötü günde derken, iyi günden çok kötü günü düşünerek söz verin. Tutamayacaksanız hiç söz vermeyin. Siz kendi içinizde ne kadar mutlu iseniz, kötü günlerde karşınızdakinin o kadar çok yanında olursunuz. Ve bunlar karşılıklıdır. İlişkinin güzelliği de zaten buradadır.

Beklediğim ve istediğim gerçek "Aşk" a...


7 Haziran 2017 Çarşamba

Güçlü Kadınlar

Hiçbir kız çocuğu güçlü kadın olmak için doğmaz bu hayata… Hepsi masum hayaller kuran, şımarık bir prenses olarak gelirler. Kaderdir onları, cadı, fettan ya da güçlü kadın yapan…
Tutulmamış sözler, yaşanamamış mutluluklar, çaresiz hastalıklar, ölümler ve ayrılıklar daha çok güç vermiştir onlara! Güçlü kadın her ihtimalde yaşanmışlıkları düşünmez,  onlar yaşanmışlıklar sayesinde güçlüdür zaten. Boyun eğmez,  her zaman ve her yerde ben buradayım diyebilir…
Ve bence her zaman mutlu olmayı hak ederler, hani en alımlısından mutluluğu…

Ya erkekler;  sadece kaslarıyla ve sözleriyle güçlüler...
Ama hiçbir zaman acı çekmiş, annesini babasını kaybetmiş, söz verilip tutulmamış, birçok felaket yaşayıp yılmamış bir Kadın kadar güçlü olamazlar hiçbir zaman…

Güçlü kadın,  herkes gibi hatta herkesten çok acı çeker. Öyle sanıldığı gibi duygusuz değildir. güçlü kadının her gün kuşanması gereken bir zırhı vardır; dışarıdan görünen dik baş, geniş ve sağlam omuzlar, sürekli gülümseyen bir surat! Ama o zırhın altında zırhından da ağır bir yorgunluk taşır. Ağladığını, incindiğini, üzüldüğünü çevresine göstermeden, kendisine
acındırmadan yaşar. Acılarını, sıkıntılarını, ayrılıklarını içinde yaşayan kadındır güçlü kadın.

Canı çok yanar,evde kendi başına kalkıp çorba yapamayacak derecede hasta olabilir, tüm dünyayı karşısına alabilecek kadar aşık da olabilir… Ya sonra mı? Sonra terk edilir hem de sebep yokken.  Karşısındaki güçlü olduğunu anladığı için; her şeyi hissettirmesine karşılık erkek gücü olmadığını söyler…  O an durup düşünürsün evet sen güçlü biri değilsin o güçlü kadın seni dokuz ay karnında taşıyıp bu dünyaya getiren anne diye haykırmak gelir içinden…

Oturup günlerce, gecelerce ağlayabilir. Tek farkı gözyaşlarını sadece kendisi görsün ister. Çünkü güçlüdür o istemez kimse onu ağlarken, üzülürken görsün o böyle alışmış hayata tek başına kalmaya...

Ayağa kalkan, üstünü başını düzeltip, yaralarına pansuman yapan ve hayatına kaldığı yerden
devam edendir güçlü kadın. Yaşadığı ne kadar kötü, olumsuz ve yıpratıcı olursa olsun ayakta durmayı başarabilen, hayata karşı duruşu olan kadındır güçlü kadın. Bu dengeyi bozacak hiçbir şeyi hayatında istemez buna karşılık ne istediğini bilen kadındır. Zaman ve enerjisini doğru yerde, doğru kişilerle harcamayı seçen, vazgeçmesi gerektiğinde çok zor olsa da bunu başarabilen kadındır.

Çünkü güçlü kadınlar terk ediliyor, sevilmiyorlar. Güçlü kadınlar güçlü olabilmeyi kendileri seçmemiş, güçlü olmak zorunda bırakılmış kadınlardır bence.

Peki, olayın bilimsel boyutunu biliyor musunuz? İnsan vücudu en fazla 45 del(birim) acıya dayanabilir. Doğum anında bir anne 57 del (birim) kadar acı çeker. Bu aynı zamanda 20 kemiğin kırılmasına eş değerdir. Yani kadın yaradılışı gereği güçlüdür ama ne kadar güçlü olursa olsun bir erkeğin onu koruması bambaşka bir olaydır…

Ataerkil toplumlarda yetişmiş, öz güven sorunu olan erkekler, güçlü kadınları sevmez!..
Bunun altına milyonlarca sebep sıralanabilir…

Dönüp bakıyorum kendi hayatıma ve çevremdekilere;  çok insan tanıdım. Bir kaçını çok sevdim, hayatımın baş köşesine oturttum. Çok değer verdim, çok emek verdim, kaybetmemek adına çok uğraştım ama başaramadım. Her bitişte, her gidişte mantıklı bir sebep bekledim ama hepsinde de yuvarlak cümleler duydum. Hiçbiri de “şu nedenle bitti” şeklinde mantıklı bir açıklama yapamadı bana. Biri yaptığı hataya karşılık haklı olduğumu anladığı ve söylediği halde “iki tarafı da teraziye koydum şu anda bir taraf ağır basıyor” demişti. Hangi taraf olduğunu sormuştum.  Benim tarafım olduğunu ama bana yaşattıklarına karşılık benim kendisine çok iyi biri olduğumu ve benden af dileyemeyeceğini söylemişti. O an içimde fırtınalar koptu, yüreğim çok yaralanmıştı ama güçlüydüm karşısında ağlamadım bile. Veda edip ayrıldım. Diğeri için ortada sorun dahi yokken çok çaba sarf ettim. Ben hep emek verendim, bir şey olduğunda benim de bir kabahatim vardır diye hep alttan aldım. Yanlış anlaşılmalar yaşanmaması için hep açıkladım, hep hissettiklerimi anlattım, her şeyi açıklamaya çalıştım, değerli olduğunu her dakika hissettirmeye çalıştım ama yine başaramamışım. Sebep yoktu, sorduğumda mantıklı açıklama dahi yoktu, hiç olmadı. “Değerli olduğumu hissettirdin ama benim bir ilişki yaşamaya gücüm yok” dendi. Çok sürmedi bu cümleden sonra…. Bir ay sonrasında yeni bir ilişki yaşamaya başlamıştı ve gözlerimle gördüğümde yıkıldım. Canım öyle yandı ki anlatamadım kimseye. Üzüldüğümü, bu şekilde öğrenmemem gerektiğini söylediğimde yine kötü olan ben oldum. Arkamı döndüm artık, her dakika daha çok uzaklaştım ve uzaklaşıyorum ondan. Yaptıklarıma karşılık bunu kendisi başardı.

İlki hayatına benden sonra kimseyi almayı başaramadı ya da istemedi bilmiyorum, ikincisinin hayatına aldığı kadınla kendimi karşılaştırmıyorum dahi. Ben güçlüydüm ama ona yönetebileceği, çok yorum yapmayan, fikir beyan etmeyen, kendi özgürlüğü olmayan, hayatını birinin hakimiyeti altında sürdürebilecek, gel deyince gelecek git deyince gidecek, kendi kurallarına göre yönetebileceği biri gerekliymiş onu gördüm…  Ben özgürlükse özgürlük, aşk ise aşkı, saygı ise saygıyı sonuna kadar yan yana yaşamak için varım ve olacağım bu dünyada...

Özetle; güçlü kadınlar korkak erkekler nedeniyle yalnızdır!...

28 Mayıs 2017 Pazar

Aldanmak ve Aldatılmak Üzerine...

"Aldatan aldanır" demiş Konfiçyus. İnsan sarrafı olan kişileri aldatmaya çalışmak, ancak deneyeni rezil eder. Aldatılmamak için biraz şüpheci olmak lazımdır aslında. İnsanlara en az kendim kadar güvendiğimden çok aldatıldım ben. Hak etmeyenlerin de başına gelebilir aldanmak. Aslında, her an her şeye hazır olamamanın sonucu ve geriye dönüşün olmayacağı bir andır, aldanmak. 
''Aldatılmış insan yoktur, güvenmiş insan vardır.'' diye bir söz duymuştum; kime, ne kadar güveneceğinizi kestirebilirseniz eğer bir problem de yaşamazsınız aslında. Ama bunun çok zordur, özellikle de günümüzde. Kimi zamanda kendine aldanmak değil midir, aldatılmak. Bazen de, güven duygusunu sarsan, insanı kendinden alan bir nevi tokat, bir şamar oluverir aldatılmak.

Aldatma kavramı, algılandığı zaman, müthiş bir hayal kırıklığı ile birlikte yalanlar içinde olduğunun farkına varmadır. Görünüşe kapılarak yanlış bir yargıya varmaktır aldanmak ve aldatan aslında ilk aldatılandır!


Yalana inanmak, kandırılmak ile aynı anlama gelmez mi? Söyledikleriyle sizi kandıran biri vardır ve söylediklerine inanırsınız yani aldanırsınız. Güvendiğiniz ya da güvenmeyi istediğiniz kişi tarafından aldığınız yanlış ya da eksik bilgi yüzünden, olayı onun istediği gibi görme durumu değil midir aldatılmak. 


O kadar can acıtıcıdır ki aldatılmak, ancak bu ne ilk kez sizin başına gelmiştir, ne de siz aldatılanların sonuncususunuzdur. "Bu bir tecrübe kazancıdır" diye düşünür belki de ve kalbindeki öfke ile yoluna devam eder. Aldatılmak aslında karşınızdakinin kendisini aldatmasıdır, aldanmasıdır. Sizi aptal yerine koymaya kalkan kişi, aslında verdiğiniz sonsuz değeri algılayacak durumda değildir ki. İşte o zaman her şey 'aldatmak'tan çıkar, her şey 'aldanmak' oluverir.


Kendimden yola çıktığımda; çok güvendim ben insanlara... Onları mutlu etmek için maddi manevi her şeyimi verdim ve değer gördükçe de vermeye de hazırdım. Ama hak etmediğim şeyler yaşadım. Hak etmediğim şekilde ihanete uğradım. "Değerli olduğumu fazlasıyla hissettirdin ama ilişki yaşamaya gücüm yok" denilirken bir gün hiç haberim olmadan sevgilisi ile karşıma çıkılacağını düşünmemiştim. Ağır şekilde yaralandım ama ne yaptığının yanlış olduğunu anlayan oldu ne de özür dileyen. Ben insanların hayatında kullanılmak için vardım bunu anladım geç de olsa. İnsanların maskeleri düştü; beklemediğim şekilde yalanlarına tanık oldum. İnsanların isteklerini karşılıyor isem hayatlarında vardım, istekleri alındıktan sonra aldatıldım. En ağırıma giden durum bu, ben verdiğim değere karşılık bunları hak etmemiştim. Değer verirken ve biraz olsun değerim vardır diye düşünürken o kadar aciz bir konuma düşürüldüm ki. Yaşadığım onca şeyin ayaklar altına alındığını gördüm. Sevmeyi öğrettiğim insanların ilk tekme attıkları kişi ben oldum. Normal şekilde tekme atmalarını kaldırabilecek gücüm vardı aslında ama bana yapılan döndüğümde bıçağı sırtıma saplayarak, yara içinde tekmeyle yerle bir etmekti. Her şeyi çok değer verdiğimden yaşadım bunu biliyorum. Hak etmiş miydim diye sorup durdum kendime... Hak etmiştim demek ki, insanlar bu kadar sevgiyi ve değeri hak etmiyorlardı... Çok kötü şekilde aldandım...


En üzücü olanı da, o kadar zaman boyunca kendinizi aldattığınızı yeni fark etmenizdir. Aslında karşıdaki insan değildir ki suçlu. Kendi gerçeğini onunla yaşayan siz, en büyük ihaneti kendinize yapmışsınızdır, ta en başından beri ve kendinizi aldatmışsınızdır çok zamandır. Zordur ve insan ne kadar çabalarsa çabalasın, iyi şeyler düşünmesi mümkün değildir. Her zaman beterin beteri vardır diye düşünür sonra. Üzülür insan, mutlaka üzülür. Taş değildir ki bu kalp ve gerçekten güvendiyse karsısındakine, orta yerinden kırılıverir. Bütün vücudunu acıya ve sızıya boğar. Ama zamandır en iyi ilaç. Her şey geçer, yaralar sarılır. Güneş yeniden sizin için doğmaya başlar ve ne olursa olsun yaşamak güzeldir belki de.


Her ne kadar arabesk olsa da, ölenle ölünmez demiş eskiler. İnsan ölümleri yaşar, ölüp gidenlerin acısına bile alışır ve hayat yine devam eder. 

Selametle deyip, uğurlamaktan başka seçenek var mıdır ki?

4 Mayıs 2017 Perşembe

İki tür insan vardır...

Belki yaşım çok değil ama çok şey yaşayıp çok şey deneyimledim bu hayatta...
Sevdiği için her şeyi göze alanlar da tanıdım, verilen değeri hiçe sayıp silip gidenler de, hayatının hiçbir yerine yerleştirmeyip öyle sıfatsız şekilde hayatında barındıranlar da gördüm...

Hayatta yaşayan iki tane insan grubu var. Biri sürekli veren diğeri de sürekli alan taraf... Eğer veren taraftaysan hayatın boyunca üzülmeyi de göze aldın demektir. Yaşadıklarımla bunu çok net anlayabildim.

Her zaman veren tarafta oldum ben… Verdiğim değerin anlaşılması için hep çabaladım durdum; kimi zaman verdiğim taraf için hiçbir anlamı olmayan bir hediyeydi (benim için çok güzel şeyler ifade etse de anlamsız olabildi) kimi zaman yanında olmamdı, kimi zaman sımsıkı sarılarak sevdiğimi hissettirmemdi, kimi zaman gözlerinin içine huzurla bakarak yanağını okşamamdı, kimi zaman elinin tersiyle uzaklaştırılmaya çalışılsam da ısrarla değerli olduğunu söylememdi, hissettirmeye çalışmamdı.... Hep çabalayıp, her an kendimden verip durdum... Sonuç dersen benim şanssızlığım belki de hep üzülen ben oldum...

Ellerimle yaptığım ve büyük sevinçle hediye ettiğim o kolye; yüreğimin izini taşıyordu her ilmeğinde. Saf ve temizdi her şey baktığımda duruluğu görüyordum ben ama ne kolyenin ne benim değerim bilinmedi... Kim bilir çoktan takı dolabından kaldırılmıştır belki de...

Günlerce atölyeye gidip destek alarak yaptığım o tekne; kendimi anlatabileceğim en güzel şeydi belki de. Günlerce uğraşıp Karadeniz'in renkleriyle boyadığımda işte şimdi tam oldu demiştim. Yapmak için harcadığım gün kadar isim koymak için de düşünmüştüm. Şimdi anımsıyorum da ismini yanına yazdığım gün tuhaf bir huzur sarmıştı beni. Özenle yaptığım o teknenin de benim de değerim bilinmedi... Belki de çoktan çöpe atılmıştır...

Ya o 90'ların Nostaljik Lezzetler sepeti; aslında sebep bile yoktu. Ortalıkta tartışacak, kırılacak bir şey yokken tartışılmıştı ve kendimi suçlu hissetmiştim. Kimse kendine ben de kırdım mı ya da bir şey var mıydı bu kadar tartışacak, birbirimizi üzecek diye bakmıyordu. Ben her şeyde kendimi sorguluyordum oysa. Uzakta olsa da kalbine tuttuğunda hissedeceği yakınlıkta olduğumu bilsin istemiştim. Çok iyi hatırlıyorum hastaydım, hastaneden dönüyordum ve çocuk gibi mutlu olduğu fotoğrafını benimle paylaşması sonrasında gördüğümde havalara uçacaktım mutlu ettiğim için. Şimdi sorsan ne o mutluluğunu hatırlar (belki de mutlu bile olmadı) ne söylediği sevgi sözcüklerini (hiç sevmedi) ne de ona değer verildiğini... Hepsi yitip gitti, kimse dönüp arkasına bakmadı ben ne yaptım o ne yaptı ve hak etti mi diye...

Taksim tramvayı; tutkuydu bazıları için. Özel insanlara özel şeyler düşünülmeliydi. Benimki de o düşünce işte. Ne çok aramıştım yıllar önce, şimdi her yerde bulabiliyorsun... Peki ya sonuç dersen? Muhtemelen yılların sonunda tozlanmış ve çok pislendi denilerek atılııp gitmiştir.

Kız Kulesi ile Galata Kulesinin aşkını anlatan kupalar; özel olsun deyip çok araştırmıştım onu da. Hikayesini sevmiştim belki de. Çaylar içilirken güzel şeyler anımsatsın istemiştim. Bardak bu, en özel yerde saklanacak hali yok ki çoktan kırılmıştır...

Özel yaptırdığım matara; ismini yazdırmıştım "Fotoğrafçı ..." O kadar mutluydum ki yazılmış hali elime ulaştığında. Her zaman yanında olur her zaman yüreğinde olurum sanmıştım. Doğum gününde verdikten sonra çok kez beraber bir yerlere gittik ama bir kez bile yanında görmedim. Sonrasında hayatımda yiyebileceğim en büyük dost kazığını attı zaten. Sonradan anladım aslında dostum dahi olmadığını. Çok doğru bir söz vardır: "Hesap yapanların dostları yoktur, hesaplarına uyan tanıdıkları vardır". Ben de öyleydim. Yaşadıklarımdan sonra geriye doğru sardığımda gördüm aslında gerçeği. Beş kişilik bir dost meclisi iken benim her daim dışlandığımı, yılbaşılarında dostum diye hepsine hediye alıp hepimizin olduğu fotoğrafı basarak benim mutluluğum tarifsiz iken onlara bir şey ifade etmediğini hep sonradan gördüm. İnsan bir darbe almadığı sürece dönüp yaşadıklarına bakmıyordu çünkü. Matarayı atmamış olsa bile kullanır mı bilmiyorum. Belki de kullanıp aklının ucuna dahi gelmeyecektir nasıl özel bir hediye olduğu...

Peki o kol saati; onu ne kadar anlatsam bitmez sanırım.  Gördüğün anda gözünde canlanır koluna ne kadar yakışacağı ve on dakika düşünmezsin almak için. Sadece yakışması önemlidir senin için, alacağın kişi çok değerlidir çünkü. Alırsın, yüreğindekileri yazarsın bir kağıda, önemli olduğunu anlatmaya çalışırsın dilin döndüğünce. Bir değeri oldu mu yerine ulaştığında dersen olduğunu sanmıyorum. O anki duyguyla ya da şaşkınlıkla belki de "harika", "çok beğendim" cümlelerini duyarsın içine bir mutluluk dolar o an mutlu ettim dersin sonra "ben istemiyorum" cümlelerini duyarsın üzülürsün, boğazın düğümlenir yutkunursun devamı gelir "geri göndereyim" denilir cevap veremezsin. Büyük bir heyecanla aldığın ve mutlu olduğun şey dünya olup başının üstüne yıkılır. Tek söyleyebildiğin "ben onu senin için aldım bana göndersen de alıp başkasına verecek değilim istemiyorsan atabilirsin" dersin ama yüreğin yaralanmıştır bir kere... Sonrasında değerli olduğunu düşünmedi bile ve benim söylediğim bu cümle nedeniyle tartışıldı benimle ve daha çok kırıldım. Yine sustum. Olaylar yaşandı, bitti, kapandı; yüz yüze görüşme fırsatımız olduğu bir gün değerli olduğumu gösterir ve aldığım o saati kolunda görürüm; en azından değerli olduğunu/değerli olduğumu biliriz diye düşündüm. Ama kolunda görmeyi bıraktım yaşanan durumun üzerinden belki bir ay geçmiş olmasına karşılık bir kez bile konusu açılıp teşekkür bile edilmedi. Ben o kadar değer verirken o kadar değersiz idim maalesef. 

Hayatım boyunca hep veren tarafta oldum ben...
Kendimden verdim, yüreğimden verdim, sevgimden verdim, dostluğumdan verdim, hayatımdan verdim hiçbir şey almadan hiçbir şey alamadan verdim. Maddi bir değeri olan bir şey beklemedim hayatım boyunca kimseden. Değer veriyorsam, sevgimi gösteriyorsam en azından his olarak karşılık görürüm diye düşündüm. 
İnsanlara çok güvendim, her şeyimi açtım. Ama insanların benimle iletişimlerinin sadece alacaklarını alana kadar olduğunu düşünmedim, aldıklarında dönüp "ölmüş ile olmuşun çaresi yok" denilerek gidileceğini hiç düşünmedim. Ama bunları yaşadım...
Çok şey öğrendim mi dersen çok şey öğrendim aldığım yaralarla. Hayatı böyle öğrenmeyi ben tercih etmedim ama hep böyle öğrendim belki de hayatın gerçeği buydu... Her gün devam ediyorum da öğrenmeye...

İnsanların kişiliği ölüyor dersek yerinde bir tanım olacaktır belki de. Önceden insanların belli karakterleri vardı ve karakterlerinden ödün vermezlerdi. Şimdi karakterden söz etmek çok yersiz. İnsanlar olduğu hayata ayak uydurup, yalancı, gerçeklikten uzak, yapmacık, insanları çıkarları uğruna satabilen, hatta bazen çıkara bile gerek duymayacak kadar insanlıktan uzak insanlar var hayatımızda…
Verip karşılığını acı şekilde gördükten sonra hepsinden adım adım uzaklaşıyorum. Geriye dönüp baktığımda gözlerim doluyor sadece... Bu kadar değer verirken hak ettim mi bunları diyorum kendime. Hak etmediğimi biliyorum ama ısrarla kendimi sorguluyorum. Kimsenin kendini sorgulamaya yüreği olmadığı için hep kendimde arıyorum sebebi. Cevabını bulamıyorum hiçbir şeyin, sebebi olmayan gidişlere, sebebi olmayan bitişlere cevap bulamıyorum. Yaralayıp gidenler keyifle günlerini gün ederken, gezerken, eğlenirken ben hep düşünüyorum. Onlar bu şekilde hayatlarına bakıyorlarsa yanlış olan benim diyorum. Ama yaptıklarıma karşılık yaşadıklarıma sebep bulamıyorum. Çıkmaz bir döngünün için dönüp duruyorum sadece. Dönüp durdukça duvarlar örüyorum etrafıma...
İşte böyle yaşayıp gidiyorum...

Peki bu kadar şey öğrendin öğrenmeye de devam ediyorsun ya tarafın dersen hep veren tarafta olacağım kesin... Bu benim insanlığım belki de böyle mutlu oluyorum. Belki de verip, yaralanıp, kendime çıkardığım derslerle avutuyorum kendimi...
Bir gün karşılığını en güzel şekilde alırım umarım...

12 Nisan 2017 Çarşamba

Zor Zamanlar

Zor zamanlar geçirdim ve geçiriyorum...
Anlatmak isteyip hiçbir şeyi anlatamıyorum, anlattığımda anlaşıldığımı düşünmüyorum artık...
Çok düşündüm olanları...
Çok değer verdiğim insan yaşadıklarıma bakmadan, bir kez olsun bunu neden yaptı diye sormadan "yanlışsın" diye nitelendirdi beni. Çok sev, çok emek ver, istediği her şeyde ve her anında yanında ol ama onun için ifade ettiğin tek şey "yanlış" olman olsun. Bunu hak etmemiştim... Sadece hak etmediğim bu durumu yaşadığım için kızgınım kendime...

Bugüne kadar hiç kimseyi arada bırakacak davranışlarda bulunmadım ama hep arada bırakıldım. Ne gitmeliydim ne de kalmalıydım.. Canımı en çok acıtan kısmı ise yaşadıklarımdan sonra acısını başkasından çıkarmaya çalıştım...
Evet, itiraf ediyorum!
Bir gün sürmedi, yapamadım! İnsanların duygularına zarar vermek, kendi yaramı kapatmak için başkasını üzmek benim becerebileceğim bir şey değildi. Daha çok kırmadan ve kırılmadan bitti.

Kendi yaşadıklarıma bakıyorum şimdi; verdiğim değere rağmen (ki hissettirmiş olsaydım bir değerim ve karşılığı olurdu) hep arada bırakıldım. Çok değer verirsiniz, çok özen gösterirsiniz ama her şey öyle bir noktaya gelir ki; ortak yaşadığınız özel ve değerli şeyler için "olmuş ile ölmüşün çaresi yok" denildiğinde durup düşünürsünüz... 
Bu kadar mı değersizdi her şey diye sorgulamaya başlarsınız...
Yüreğinizle ve büyük sevginizle yaşadığınız her şey, her dakika, her saniye hiç yerine konulmuştur o cümle ile. Yüreğinizin tam ortasına kocaman bir taş çöker ve düşündükçe nefes alamadığınızı hissedersiniz... Ağlarsınız... Duygularınızı ve beraber yaşadıklarınızı hiç yerine koyan kişinin hiçbir şey umurunda değildir. Ne de senin duygularına zarar verdiği için durup bir dakika düşünmüştür. Bazı insanlar için her şey sadece bir tutkudan ibarettir, o anki tutku bittiğinde kendisi normal hayatına döner ama dönüp kime ne kadar zarar veririm diye düşünmez. Çok basittir onlar için her şey...  Sana karşı olan hislerimin adını koyamadım galiba denir, gücüm yok denir ve kenara çekilir.  Özen gösterip hep emek veren taraf iken her yapılan şeyde kabahatli olmak ağırıma gidiyor.

Sezgilerim her zaman hissettirdi bana ve bana yanılmadım çoğunda. Yine hissediyorum; dostum en büyük kazığı attı bana (itiraf edecek yüreği olmasa da) ben de sevdiğim insana çok güvenip gerçekten yanıldım...

Bazı adamlar incitmeden sevemezdi.  Kırardı, dökerdi, yangınlar bırakırdı arkalarında ve hiç umurunda bile olmazdı... Bazı adamlar ise tüm geçmişini unutturur, parmak uçlarından öperdi...
Ben o kadar şanslı değildim, kimsenin parmak uçlarımdan öpmesini bile beklemedim. Verdiğim sevginin ve değerin bir önemi olması yeterdi. Yüreğimdeki o kocaman boşluğu dolduracak, her şeyimi adayacağım bir sevgiydi beklediğim...

"Beni neden sevmedi" diye düşündüğüm şeyin cevabını buldum artık.  O, verdiğim onca değere karşılık beni değil kendini sevmiyordu aslında onun için tercihi başka insanlar ve başka şeylerdi...

Yaşadıklarımla neyin bedelini ödüyorum bilmiyorum...
Yoruldum sanırım,  kalbimin ve içindeki kocaman sevginin altında ezileceğimi hissediyorum...