28 Nisan 2016 Perşembe

Büyüdük!

Kahkahalarınız acımıza battığında anlıyoruz büyüdüğümüzü…
Gecenin köründe bölünüyorsa uykularımız, gözlerimizi açmak bu kadar korkutuyorsa eğer can yakan bir şeyler vardı demek ki. Gök gürültüsünden korkan çocuklardık biz. Hangi arada bu acıları sığdırdık kalbimize?

Eskiden ağaca tırmanırdık, yakar top oynardık, ip atlardık. Oğlanlar çember çevirirdi, kızların bebekleri bezdendi. Komşuda pişen, bize de düşerdi, bizde pişen de komşuya. Takvim arkaları okunurdu, radyo dinlenirdi… Soba yakılır, merdiven çıkılır, yönetici seçilmezdi, aidat ödemezdi. Annelerimiz biraz fazla güldüklerinde ellerinin tersiyle gözlerini siler, of çok güldük, ağlayacağız derlerdi. Keşke bizler de onlar gibi gülebilsek şimdi...

Şimdi
Büyük balığın küçük balığı yuttuğu, bir kovalamaca, bir yarış içindeyiz.  Tüm mavi duygular unutulmuş,  hırslar, nefret ve tüm kabus duygularla yoğrulmuş, bakışlar lanetli, dost dediklerimiz ise fazlasıyla kurnaz…
Şimdi herkes yorgun ve tek başına
Şimdi gülen yok...
Aşklar, küçüklü büyüklü makinelerde oynanılan, bir iki günlük, bilemedin bir kaç aylık bir oyun. İstediğin an görebileceğin özlemin, hasretin olmadığı bir komedi…

Küçükken yorganın altına saklandığımızda güvende hissederdik kendimizi. Peki ya şimdi…
Örtüyü çekince kafamıza kadar geçiyor mu acılar? Çocuktuk, güzeldik o zamanlar. Sadece alınmayan şeker, oyuncak için akardı tuzlu gözyaşlarımız. Ve hep sadece dizimiz kanar sanıyorduk o zamanlar. Büyüdük, öğrendik kanayan yerlerin sadece dizlerimiz olmadığını.
Kalp de kanayabiliyormuş…
O yarayı öpen olmayınca haliyle geçmesi de zor oluyormuş.
Büyüdük…
Artık o çizgi filmlerdeki rengarenk dünya yok etrafımızda.
Artık her şey siyah… Olabildiğince “siyah”

Sonuç mu..?
Aynada bakabiliriz içimizdeki boşluğun yansımasına...

25 Şubat 2016 Perşembe

Aşkımın Karşı Yakası

Gündüzü ayrı, gecesi ayrı güzelliklerde manzaralar veren karşı yakası vardı aşkımın. Hayatım boyunca hep karşımda oldu. Orada olmayı, orada yaşamayı hak etmeme karşılık, hiçbir zaman ulaşamayacağımı düşündüğüm hayat tablosu gibiydi aşkımın karşı yakası...

İki yakada yaşanan iki ayrı hayat vardı. Hayatı yaşadığın yakasından, diğer yakaya bakmak özlemle. Özlemine yenik düşüp, iki yaka arasındaki akıntıda boğulmayı göze alarak, aşkının karşı yakasına ulaşmayı düşünmek defalarca. Boğulmaktan değil ama aşkının karşı yakasına varsan bile kovulmaktan korkup olduğun yakada kalmak...


Ruhuna uzaktan bakmak gibi. Ruhunun olması gerektiği yerde olduğunu bilip, bedeni ruhunun olduğu yere atamamak gibi. Aşkı zindanlara hapsetmek gibi. O'na ruhunla dokunmak, O'nu ruhunla görmek gibi yıllarca. Ruhun aşkının karşı yakasında O'nun bedeninde barınırken; olduğum yakada korumasız, barınaksız kalmak gibi. Olduğum yakadaki hiçbir şeye ruh katamamak gibi. Ruh bedende olmalı ki; yaptığın her şey, yaşadığın her an gerçeklik kazansın.

O'na ruhun kadar yakınken, O'ndan diyar diyar uzak kalmak gibi.


Ruhsuz yaşadığın cesedinle yaşadığın yakadan sadece aşkının karşı yakasına, ruhuna, O'na bir adım daha yakın olabilmek için kurduğun derme çatma bir iskele. İskelenin en uç noktasından, altından geçen akıntının o derme çatma inşa ettiğin iskeleyi seninle birlikte alıp götürme ihtimaline rağmen, seyretmek aşkının karşı yakasınıher gün. Seyrederken bir küçük iskele de karşı yakanın sahilinde görmek. Hem de tam kurduğum iskelenin hizasında. Acaba benim için mi diye düşünerek; önce sağlamlaştırıp iskeleyi, sonra iki adım daha uzatırsın karşı yakasına doğru aşkının. Bakarsın ki; O da uzatmış iskelesini. Böylece başlar köprü inşaatının ilk metreleri. Dünyanın en sağlam, en heybetli, en güzel köprüsü tam ortada birleşir. Aşkın iki yakasında yaşanan iki ayrı hayat tek hayat olma yolunda ilerliyordur. Aşk bulmuştur yolunu. Ruhum bedenini, bedenim olması gerektiği yeri bulmuştur.


Yılların, yıllar içindeki mücadelenin yıpranmışlığı, hayat içindeki aslında hiç te yük olarak taşınmasına gerek olmayan ağırlıkları sırtlanmışlığın yorgunluğunu gördük birbirimizde. Hayatın hammallığını yapacak biri değildi benim aşkım. O çok özeldi ve hayatı da özel olmalıydı. Gereksiz yüklerden kurtulmalıydı. Bana her sözü yükümü hafifletirken, hafiflediğim kadar O'nun yüküne ortak olmalıydım. Başka türlü O'nu yüklerinden kurtaramazdım. Zordu, çok zordu içinde ben geçen geçmişin olumsuzluklarını yok etmek, yok ettiklerinin yerine olumlu bir ben yerleştirmek. Öfkeliydi, geçmişte öfkeyle yaptıklarına, yenilerini bile ekleyebilirdi. Benim de ona duyduğum öfkelerim vardı ama sabır öfkemin panzehiri olmalıydı.


Hani demiştim ya: Dört ana renk verilmiştir sana, koskoca hayatı o dört renge sığdıramazsın ama. Hayat renklerini bulmalısın. Siyahı sabırla karıştırabilirsin mesela...

Hayat kadrajında gelememiştik yan yana. Aynı kadrajda yer bulup, hayat deklanşörüne basarak, ölümsüzleştirememiştik bir fotoğrafla. Şimdi aynı kadrajdaydık o hayat köprüsü üzerinde. Ama ne zaman deklanşöre basmaya kalksam; fotoğrafın arka fonuna ya onun yakası yansıyordu, ya da benim. Fotoğraftaki tüm fonların bize ait olduğu bir manzarayı arkamıza alıp, defalarca deklanşöre basabilecek miyiz acaba? Aşk imkansızı isteme, imkansızı seçme ve imkansızı gerçekleştirme konusunda uzmandır. Biz dediğimiz ve aynı kadrajda yaşadığımız o hayat köprüsünün varlığı bile gerçekleşen bir imkansızlık abidesi gibi varolmuş ise; deklanşöre basma cesaretini gösterebileceğimiz bir dünyanın, muhteşem arka fonlarının önünde resmederek ölümsüzleştirebiliriz aşkımızı. Aslında bu; zaten ölümsüz olanı ilan etmektir tüm dünyaya...


Aşkın karşı yakası:

İki yaka arasında boğazdan geçecek doğru gemiye binip imkansızı başarabileceğimiz bir hayat var önümüzde.


Tarihi açık biletim cebimde, tarihi atacak kalemse senin elinde.


Ne duruyorsun şimdi? Söylesene sevgiyi, kurtul artık korkularından. Üzülmekse mesele bugüne üzülerek ve kırılarak geldik zaten...

11 Ocak 2016 Pazartesi

Sahte Hayatlar

Dün akşam geç saatlere kadar uyuyamadım. Hatta hiç uyumadım desem yeridir. Olanları düşündüm, sonra da insanlara bu kadar değer verip samimiyetlerine inandığım için kendime kızdım bir kez daha.
Sadece cümlelerini süslemek amacıyla “canım” diyen insanların olduğu bir hayatta yaşamaya çalışıyoruz, çoğu kırgınlıklarımız bu yüzden.

Paslanmış temiz kalpler (belki de temiz değildiler ben yanıldım), mezara gömülüyor bütün dostluk ve arkadaşlıklar yok yerine, unutuluyor gülümseyerek hatırlanan maziler, ihanete uğratılıyor insanlar ve dostluk kirletiliyor hiç düşünülmeden…

Öyle bir hayat yaşıyoruz ki, her şey sahte…
Uçan kuşları imrenerek seyrediyorum artık, belki küçükler ama o küçücük yüreklerinde ihanet yok; sevgi var, bunu biliyor ve hissediyorum…

Atılan her adımın ve yanında alınan her nefesin sahte olduğunu bilmek acı verici… Şu an içinde bulunulan, yaşanması mecburi diyerek dayatılan hayat bizlere ait değil. Savunulan ideolojiler tamamen kurgudan ibaret, sadece sözde kalıyor insanlık ve sevgi cümleleri. Gerçekler şehir efsanesi gibi artık, geçmişle tüm bağlar koparılmış, insanlıktan uzaklaşılmış…
Tüm kavramlar değiştirilmiş, tüm terimler, tüm sevgi sözcükleri, tüm insanlık kavramları anlamlarını yitirmiş durumda… Kimse gerçek değil artık ve büyük bir uçurumun kenarındayız.
Algılar, insanlık değerleri, bakış açıları, dünyamız, dünya düşüncelerimiz her şey sahtelikle yok edilmiş durumda. Başka medeniyetlerin hayatları yaşanıyor artık…
Gıdaları değiştirilmiş sahte tohumlarla sürdürmeye çalıştığımız  hayatlar gibi, tıpkı hazır gıda adı altında içinde ne olduğunu bilmediğimiz gibi o pisliğin içinde yaşamaya çalışıyoruz…
Başka milletlerde üretilerek bize pazarlanan gıda ve içlerindeki katkı maddeleri gibi benlikleri sarmakta pislik ve yitirilmekte iyilik ile insanlık. Yüz yıl önce savaş cephelerindeki kuşatma şimdi damarlara işlemiş, beyinlere bulaşmış, insanlığı kaybettirmekte, iyiliği yok etmekte ve kuşatma çok büyük. İnsanlık kaybedecek bu gidişle...

Psikoloji biliminin insanlığı iyice irdelemesi gerektiğini düşünüyorum -ki bunu yapıyorlardır eminim- bunun yanında da kısa sürede çözüm üretip dünya üzerindeki insanlığın önüne sunmalarını bekliyorum.
Samimi değil kimse neyse o hiç değil... Gözünün içine bakarak birbirine devamlı yalanlar söyleyen bir hayatın mağduruyuz artık…
Virüs tüm bedenlerini ele geçirmiş durumda adeta robotlaşmış bir biçimde hayatlarını devam ettirme çabası içindeler ama hiçbir zaman mutlu değiller.
Kendine gelmeli, dengeli yaşamalı, neyse o olup insanlıktan uzaklaşmamalı, sahte davranmamalı, sahte dostlukların içine girmemeli, dürüst olmalı insan... Kendine saygı duymakla başlamalı her şeye, kendini yargılamayı bilmeli. "Bana yapılsaydı...?" diye başlayan cümleler ile kendini sorgulayacak yüreği olmalı, dürüstçe yapmalı bunları, ne yaptım ki demeden... İnsanlık can çekişiyor ve can çekişen bir yaşamın içerisinde dürüstlük, doğruluk, insanlık diyerek çabalayanlar var -en azından kendimi biliyorum- belki de yok.

Ben fazla dürüst biriyim sanırım, sadece çevremdekileri değil, onların da etrafındakileri de düşünürüm. Düşünürüm zarar görme ihtimali olan tanıdığım herkesi ve ona göre adım atarım.
Her şeyi en detayına kadar düşünen, -belki de işlerine gelen şeyler için öyledir hatta kendilerine göre mükemmel insan bile olabilirler- ama yüzüne bakarak o çok değer verdiklerine sahte davranan, “canım” dediklerine, yüzüne baktıklarına bana göre en büyük hatayı yapan insanlar var hayatımızda. Kendimi, bir başıma ve fazlalık hissettiğim anlardan birini yaşadım ben de, bir süredir hissettiğim o hissi yaşamak ağır geldi. O kadar tanıyıp okadar değer verdiklerim arasında yabancıydım. Bundan sonrası için hayatımda değer vereceğim kişileri daha doğru seçmem gerek sanırım. Sanırım bütün sorun bende…

Geriye dönüp baktığında çok yaş alıp hiç ders almadığını görmek yaralıyor insanı…


25 Aralık 2015 Cuma

Kendini yargılamaya yüreği olanlar okusun!

Arkadaş dediğin, çayın yanına, kahvenin tadına yakışmalı ve onsuz içtiğinin çayın, kahvenin tadı eksik olmalı. Şarap gibi yıllandıkça tatlanmalı yaşananlar. Kalbin yanında iyi hissetmeli kendini. Hem gözünün, hem gönlünün hem de kalbinin en derinine sinmeli.

Arkadaş dediğin, anlayışlı olmalı, sonsuz hoş görülü olmalı. Senin yerine iyi niyetli düşünmeli ama adım atmayı, karar vermeyi sana bırakmalı. Eleştirmek konusunda kendi ne kadar hassas davranıyorsa, seni eleştirmek konusunda kendini eleştirir gibi davranmalı.

Kendi sırlarını, gizemlerini kapaklı kutularda sakladığı gibi, senin sırlarını da saklamalı. Hep "-ben" derken, biz demeyi, sen demeyi bilmeli, bilmiyorsa öğrenmeli, öğrenmek için çaba göstermeli. Arkadaş dediğin yormamalı yanındakini, sabretmeyi bilmeli, sakin kalmayı, sorularla boğmamayı, ayrıntılara takılmamayı bilmeli. Konunun özü dururken, parçalar üzerinde durmamalı arkadaş dediğin. Kendi hayatının mutluluklarını paylaşmalı ama kendi hayatına nankörlük etmemeli. Arkadaş dediğinin, varlığı renk, değer katmalı, yokluğu oh çektirmemeli.

Sen demeden bakışından anlamalı yaşadığını. Hayat yolculuğunda arkandan koşuşturmamalı, önüne de geçmemeli, yapabiliyorsa yanından seninle aynı adımda gitmeli. Yeri geldiğinde seninle ağlıyorsa, seninle gülmeyi de bilmeli. Gözünü kırpmadan senin yanında olabilmeli.

Onun önemli gördüklerine gösterdiğin saygıyı anlamalı ve senin önem verdiklerine, ne olursa olsun saygı göstermeli. O seni fütursuzca eleştirirken, senin en ufak bir imanı  kaldıramıyorsa, orada durup düşünmeli. O sürekli seni çözmeye, senin hayatına çözümler getirmeye çalışıyor ve senin, onun hayatına temas etmene izin vermiyorsa, ve sana kalan sadece -haklısın demekse,en ufak eleştirinde kocaman tepkiler verip seni susmaya davet ediyorsa. Ve senin eleştirmediğin hallerini seviyorsa orada bir durup düşünmek gerek.

Arkadaş diyerek hissettiklerin böyleyken, arkadaş deyip arkadaşım olmayan insanları acı şekilde görmek üzüyor insanı... Arkadaş dediklerimi yeniden gözden geçirmem gerektiği zamandayım; işi düştüğünde arayan, düşmediği zaman aynı ortamda yüzüme bakmayan arkadaşlarım var benim. Beraber bir şeyler yapmaya karar alıp söylediğinin aksini yapan arkadaşlar edindim ben. Öğreneceği bir şey varsa seninle iletişim kuran, öğrenecekleri bitince yüzüne bakmayan, işine gelene işine geldiği gibi davranan, samimiyetten ve bana göre insanlıktan uzak varlıklar...

İnsanların bu kadar karaktersiz olmalarını hayretle izliyorum sadece. Nasıl böyle olabilir insan aklım almıyor, ben mi çok iyi niyetliyim yoksa hayatın kendisi mi sahtelik? İnsan nasıl olur da arkasından konuştuğu birine şimdi "canım cicim" diyebilir, ben mi çok doğrucu biriyim de kaldıramıyorum bunları? Kendimi sorguluyorum çoğu zaman ama insanlık, dürüstlük bu ise ben hiçbir zaman "insan" ve "dürüst" olamayacağım...

Bu saatten sonra kimse bana arkadaşlığından, paylaştıklarımızdan, yaşananlardan söz etmesin. Ben insanları beraber gidelim, yapalım diye saatlerce beklerken selamı bile hak etmeyen, yüzüne bakılmayan duruma geldiysem arkadaşlarımı yeniden gözden geçirmenin zamanı çoktan geçiyor demektir. Herkesle iyi olmak, yaranmak için yalakalık yapmak ortalığa çıkıp geyik muhabbeti yapmak kişilik olmuş… İstediklerini alamadıkları için sürekli birileri kuyu kazmaya çalışsa da benim kişiliğim bu değil olmadı ve olmayacak yaşadığım sürece.

Bakıyorum etrafımda yaşanan saçmalıklara, konuşanlara bakıyorum bir de konuşturanlara. İkisinin de birbirinden farklı olmadığını görüyorum.
Bir konuşmada “siz yaptınız, siz ettiniz, ben bir şey yapmadım” diyerek, insalanrı suçlayarak başkalarının üzerine oynayan insanlar, üzerine oynadığı insanın olmadığı ortamda “böyle mükemmel insanları kullanamıyoruz” diyecek kadar karakterden yoksun. Her ortamda kendisine başka hedef bulup onun üzerine oyunlar oynanıyor.

Artık insanlara değil kendime hayretle bakıyorum. Oturup konuştuğum insanlar “haklısın” dedikleri şeylerin aynısını kendilerinin yaptıklarını görünce şaşırıp kalıyorum. “Aksini konuşan sen değil miydin?” diye kendime soruyorum ve susuyorum. Biliyorum ki yaptığını anlayamayana konuşmak çok manasız bir eylemdir.
Gülüyorum… İnsanların arkasından konuştukları kişiler ile dost olup samimi olmalarına sadece gülüyorum. Söylediklerini unutup nasıl yakıştırıyorlar kendilerine yaptıklarını bilemiyorum.

Sadece sözde değildir arkadaş olmak, dost olmak bunu biliyorum ama kimseden görmeyince sadece kendi canımı acıtıyorum. Çünkü kimse dönüp kendi yaptığına bir kez olsun bakmıyor. Sözde arkadaşlarım var benim, sadece lafı getirip götüren ama samimiyetten insanlıktan uzak arkadaşlar… Ne idi ve şimdi ne olduya bakmadan sadece yalandan konuşmalar samimiyetsiz geliyor bana ama insanlar bunu kendilerine yakıştırıyor işte.

İnsanların işleri olduğunda “canım”, “cicim”, “ciğerim” dediklerinin farkındayım o anda aptallığımdan anlamasam bile. Her şey istediklerini alana kadar olduğunu birkaç olayda deneyimleyerek gördüm. Benimle gezip, dolaşan insanların istediklerini edinince yüzüme bile bakmamaları onların mı acizliği benim mi bilmiyorum. Ben insanları tanıyacak kadar akıllı olsaydım yaşamazdım bu olayları diyorum sonra…

Hayat çok tuhaf, insanlar hiçbir zaman aynanın karşısına geçip kendini yargılayacak yüreğe sahip değil. İnsanlık kalmadığı için ilişkiler bitmiş. Uğraşmak, anlatmak yerine sessiz kalır uzaklaşırım herkesten ve her şeyden. Yaşadıklarımı yaratana bırakarak “hakkımda ne düşünüyorsanız size bin katını versin” diyorum. Bir gün yaşadıklarımın karşılığını göreceğime eminim onun için susuyorum.

Özetle: İşi varken, bir şeyler yaptırabiliyorken yanında olan, menfaatleri varken iletişim kuran, gizli kapaklı işler çevirerek sonra sırtını çeviren arkadaşlar edinmiş olmanın saçmalığı içindeyim.

Hayat, arkadaşlıktan, insanlıktan, samimiyetten anlamayan milyonlarca insanla dolu. Kimse melek edasında ortalıkta dolaşmadan önce konuştuklarına ve yaptıklarına baksın, sonrasında da kimseye samimiyetten söz etmesin.

Evet kimsenin samimiyetine inanmıyorum ve yaşananlar da bunu destekler nitelikte… 
Samimiyet; kendi iç bütünlüğümüzün ve kendimize karşı dürüst olmamızın zaruri bir gerçeğidir.
Samimiyet; güvenilir bir insan olmanın temelini oluşturur.

Samimi olmayan her şey bitmeye mahkumdur!

Vicdanı olan ve içinde insanlık barındıran insanlarla karşılaşmak ümidi ile…

9 Eylül 2015 Çarşamba

Sessizlik


Susarsınız kimi zaman...

Sizi görenler, bir yere baktığınızı zannederler.

Görünen öyle olsa da, yaşanan bambaşka bir şeydir.

Bazen sustuğunuz zaman, gözünüzün önüne belli belirsiz şekilde; manası derin fotoğraflar ve kısa kısa video kayıtlarla sıralanmış bir film şeridi gelir. O ilerledikçe, suskunluğunuz daha da artar yaşadığınıza hayretle bakarak. Gün içerisindeki en güzel filmdir bu aslında.  İçten içe hapsolmuş bir tutkuyla ilerler her bir küçük sahne. Biten bir maçı değişik  açılardan izlemek gibi gelir ama yine de defalarca kez izlersiniz aynı sahneyi. Kimse anlayamaz bunu; onlar hala bir yere baktığınızı zannediyor çünkü.

Bazen sustuğunuz zaman, içinizde bir müzik yankılanır. Sol anahtarı, içinizdeki tek bir gerçek ile satırın başına yerleşmiş; notaları yaşadığınız ve yaşattığınız her ne varsa bu şarkıda duyguların ahengiyle birbirine sarılmış; melodisi yaşanmışlıklarla ve yaşanamamış nice güzelliklerle bu eseri tamamlamış bir şekilde bir  fon müziği oluşturur, siz sustuğunuzda. Hüzzam bir şarkıdır çalan. Kimse anlayamaz. Anlamak için önce aynısını yaşamak gerekir çünkü. Onlar ise hala sizi, bir yere bakıyorsunuz zannederler !

Bazen sustuğunuz zaman, sessizliği istersiniz.  Şehrin telaşe gürültüsü değil yoldan geçen birinin ayak seslerini bile duymak istemezsiniz. Öyle bir yorgunluk gelir ki üzerinize  dünyaya dair her ne varsa yok olsun istersiniz. Mümkün değildir ve sadece istekte kalır çoğu zaman. Sadece  esen bir yelde gözlerinizi kapatıp öylece durursunuz saatlerce. Sizi görenler, olduğunuz yerde bir yere baktığınızı zannederler.

Bazen sustuğunuz zaman, en büyük sevgili ile konuşursunuz içinizden. Önce verdiklerine şükreder, sonra da hayattaki en büyük dileğiniz hale gelen, o yegane ikramı size nasip etmesini dilersiniz. Tüm masumiyetinizle, tüm acizliğinizle, tüm samimiyetinizle, tüm yorulmuşluğunuzla ! Siz susarsınız, ancak o anda zaten konuşuyorsunuzdur. Sizi görenler, durduğunuz yerde bir yere bakıyorsunuz zannederler.

Bazen susmak en iyisi…

Zaten anlatsanız anlayamayacaklardır sustuğunuzu anlamayanlar; o kıymetli nefesiniz heba olmasın..

İçinizdekileri paylaşmak güzeldir ancak, içten bir dilin anlattıklarına kayıtsız kalan bir kulak  yüreğinizi daha çok acıtır. Anlarsınız ki en güzel dinleyiciniz, en büyük sevgilidir zaten.

Benim için sessiz diyorlar…

Gerçekten öyle miyim acaba ?