17 Mart 2017 Cuma

Dostlarım oldu benim!..

Benim dostlarım oldu: Bir ilişkinin ilk adımları atılırken bana düşman olan, henüz başlamamış olan şeyi kendisine söylememiş olduğum için laf sokma amaçlı saçma sapan paylaşımlar yapan, hatta karşımdaki kişinin whatsapp durum iletisini sosyal medyada ileti olarak paylaşan... 
Kimse görmediğimi, anlamadığımı ve o kadar aptal olduğumu zannetmesin...

Benim dostlarım oldu: Hayatıma adım atmaya çalışan kişinin yüzüne gülüp, ona dostluğu bozulmaması için söyleyemediği her şeyi beni kenara çekip ağzına geleni söyleyen. Daha ilk buluştuğum gece telefonda söylediği her şey kulağımda halen ve şu an gibi hatırlıyorum elim, ayağımın titrediği anı... İçimdeki acıyla tekrar sevdiğim insanın yanına gidip hiçbir şey olmamış gibi gülmeye devam ettiğimi...
Kimse yüreğimin acımadığını ve yaralanmadığımı zannetmesin...

Benim dostlarım oldu: Zor günlerimde yaşadıklarımı anlatıp, beni dinleyeceğini düşündüğüm ama anlatmaya kalktığımda "bana anlatma", "benim bu ilişkiyi bildiğimi bilmesin", "ben onunla öyle muhabbete girmek istemiyorum" deyip lafı ağzıma tıkayan. Konuşamadım, sustum, içime attım, daha çok ağladım, şimdi bile ağlıyorum... Ben hep özveride bulunan, kırmamak için kendini kırıp döken, seven, maddi ve manevi yüreğini sonuna kadar açan biri oldum hep ama kimseye dost olamadım...
Kimse dost dediğim insanı hiç dostum olamamış diye anlamadığımı düşünmesin. Hissettim ama yakıştıramadım sadece...

Benim dostlarım oldu: Yaşadığım ilişki, sorun dahi yokken iletişim kuramadığımız için günden güne kötüye giderken, durumdan istifade dost muhabbetlerinin döndüğünü ağzından laf kaçırdığında öğrendiğim... İlişkim düzgün ilerlerken ismi "seninki" iken, aramız kötü olduğunda ismi "dost" olan ilişkilerini, yaşadığım ilişkiyi bitirmek için söylediği her kelimeyi hatırlıyorum...
Kimse o benim dostumdu ve benim yaşayıp, mutlu olduğum ilişkiden mutlu oldu diye zannetmesin...

Benim dostlarım oldu: Zor günler geçirdim, yaralandım, kırıldım, uyku uyumadım, ağladımda hatırımın bile sorulmadığı aksine daha da uzağa itildiğim... Sonrasında "ben kimsenin eşini, sevgilisini, dostunu elinden almadım" dediğimde kötü olan ben oldum ve oradan en kötüsü alınıp doğrudan idam edildim... 
Kimse huzurlu geceler uyuduğumu ve mutlulukla sosyal medyada dost muhabbetleri yaptığımı zannetmesin...

Benim dostlarım oldu: Bu zor süreçte kendimi toparlamaya çalışırken, dostluğumuz bozulmasın diye üzerine giderken, yaza bile geziler planlarken bir kaç hafta sonraki gezide dış kapının dış mandalı muamelesiyle "aynı odada mı kalacağız?" diye soran. O an yaşadığım üzüntü ve şaşkınlık tarifsizdi. Bir süre ne cevap vereyim dedim önümde yazılanlara baka kalarak... Dudaklarım titreyerek yazdım "biz hep aynı odada kalıyorduk zaten, ama sorun olacaksa senin için ben tek kalırım" diyebildim ve gerçekten yüreğim en derininden yaralanmıştı... Kimseye anlatamadım ve yaralarımı yazdım bloguma, bu süreçte neler yaşadığımı, neler olduğunu, kendimi geri çektiğimde neler hissettiğimi, kendimi sorgulamalarımı yazdım...
Kimse benim o kadar aptal olduğumu, neyin, neden yapıldığını anlayamadığımı zannetmesin...

Benim dostlarım oldu: Yaşadığım bu durumda yorgun düşüp hastalıkla savaşırken ve gecemi hastanede geçiriyorken, ağzına geleni yazıp her taraftan silen. Sabaha karşı eve geldiğimde okudum hepsini... Ağıza alınacak sözler değildi hiçbiri. Ellerim titredi, bir kaç cümle yazdım kelimeleri doğru düzgün yazamadım ellerimin titremesinden. Çok üzülmüştüm, çok kırılmıştım o an söylediklerimle kırmış olabileceğimi düşünüp sonrasında açıklamaya çalıştım, kırmış olabilirim deyip özür de diledim ama aldığım cevap üç kuruşluk bir cevaptı. O güne kadar maddi o kadar harcamama karşılık bir kez bile maddi kısmı konu etmemişken, aksine zorlama olduğu zaman verirsin diye lafını bile etmezken dostluğun üç kuruşa piç edildiğini gördüm.
Kimse dostluğum için emek harcamadığımı zannetmesin. Elimden geleni fazlasıyla yaptım ama biz dost değil arkadaş bile olamamıştık.

Aklıma geldiğinde ağlasam da şimdi daha iyi anlayabiliyorum. 
Hayatıma giren kişiye ilgisi vardı, bunu daha ilk söylediğimde hissetmiştim ve çok yakın bir arkadaşıma bu hissimi söylemiştim. "Sen bir şey görmezsen hissetmezsin ama öyle düşünme dostum diyorsun varsa öyle bir durum söyler seni de kırmaz" demişti. Tahmin ettiklerimi yaşadım...

Yaşadığım ilişki bittikten sonra mutlu olduğuna eminim... Keyfile gününü gün ettiğine... 
Başkasının üzüntüsüyle, başkasının mutluluğunu bozarak mutlu olmadım bugüne kadar.
Mutlulukla ve heyecanla yaşadığım ilişkiyi ilk söylediğimde bana  " yeni bir Sibel vakası" diye cevap verdiğinde çok üzülmüştüm. Ama dalga geçtiği "Sibel vakası" kendisi oldu ve umarım dönüp kendine bakıyordur...
Laf sokmaları duruldu; amacına ulaşmasına ramak kalmış demektir bu da... Yakında sevgili olduklarını duyarım, çok geçmeden de düğün haberini alırım...

Hayatta tek inandığım şey; kimse yaşattığını yaşamadan göçmeyecek bu dünyadan. Ve vicdanım rahat; döktüğüm onca gözyaşı, kırıldığım onca şey, yaşadığım onca acı için eğer davamda haklıysam kimseye helal etmiyorum. 
Bu dünyanın ahireti de var ve ben inanıyorum!...
Bu gece de içim çok acıdı ve bu gece de bu saatten sonra uyku yok bana...

Kırıp, yaralayıp, paramparça edip huzurla uyuyan herkese iyi uykular...
Kendini sorgulayan, üzülmeyi bilen, düşünmekten uykusunu kaçırmış herkese de iyi geceler dilerim...

15 Mart 2017 Çarşamba

Bazı Şeyler Biter...

Evet, bazı şeyler biter ve içinizde hiçbir şey kalmaz artık... Bu dostunuz olur, sevdiğiniz olur, arkadaşınız olur... Bitişte tek ortak nokta vardır, eğer değer veriyorsanız yaşadığınız o kavrama; içinizde acı bırakır. Kendi adıma ise önemli olan vicdanımın rahat olmasıdır.
Elinizden geleni en iyisini yapmışsanız ne mutlu size... 
Çok düşünüp, çok üzüldüğüm dönemler geçirdim. Hep kendimi sorguladım, hep kendimi yargıladım, "ne yaptım ben?" deyip sabahlara kadar uyumadım. Ya sonuç dersen eğer, hatayı kendime değer vermeyip güzel yüreğimi üzmekle yapmışım...

Aylarca "beni neden sevmedi" diye düşündüm sonra düşünmeyi bıraktım ve o an aslında onun beni değil kendini sevmediğini anladım.

"Çok seviyorum" diye günlerce delirerek gezdiğiniz insana bir bakar "bu muydu seviyorum diye gezdiğim" dersiniz. Bu hissi yaşadım, verdiğim o kadar değere ve kırmamak için gösterdiğim özene karşılık gördüğüm değer içimi burktu...
Onun yüzü artık cesaret değil, pişmanlık gösterdi bana...
Ona acıdım ve "sevgisizliğinde boğulmaya mecbur" dedim. Çünkü o kendine küsmüş, benim sevgime ve verdiğim değere küsmüş çok mu?
Onun sevgisini aylarca karşılıksız olarak taşıdıktan sonra yüreğinizdeki o sevgiyi söndürmekle belki de ilk defa huzura erdim. Çok düşünerek verdim bu kararı...
Koca bir hiçlikten çıkmış oldum...
Gün gelir devran döner. Verdiğim değer ve sevgiye karşılık beni elinin tersiyle iten insan zamanı geldiğinde hayatıma giremeyecek kadar yitip gittiğini, sevgimin ne kadar büyük olduğunu o gün geldiğinde anlayacak...
Size ve sevginize değer vermeyen insandan koşarak uzaklaşmalı... Ne verdiğiniz değere, ne sevginize yazık etmemeli... Sevgi bu şekilde kirletilmemeliydi ama ben o sevgiyi anlayamayacak olanlara göstererek kirlettim... 

Çok değer verirsiniz, çok özen gösterirsiniz ama her şey öyle bir noktaya gelir ki; ortak yaşadığınız özel ve değerli şeyler için "olmuş ile ölmüşün çaresi yok" denildiğinde durup düşünürsünüz... 
Bu kadar mı değersizdi her şey diye sorgulamaya başlarsınız... Ve işte o zaman biter her şey...

Yüreğinizle ve büyük sevginizle yaşadığınız her şey, her dakika, her saniye hiç yerine konulmuştur o cümle ile. Yüreğinizin tam ortasına kocaman bir taş çöker ve düşündükçe nefes alamadığınızı hissedersiniz... Ağlarsınız... Duygularınızı ve beraber yaşadıklarınızı hiç yerine koyan kişinin hiçbir şey umurunda değildir. Ne de senin duygularına zarar verdiği için durup bir dakika düşünmüştür. Bazı insanlar için her şey sadece bir tutkudan ibarettir, o anki tutku bittiğinde kendisi normal hayatına döner ama dönüp kime ne kadar zarar veririm diye düşünmez. Çok basittir onlar için her şey...  Sana karşı olan hislerimin adını koyamadım galiba denir kenara çekilir. 

Bazı adamlar incitmeden sevemezdi.  Kırardı, dökerdi, yangınlar bırakırdı arkalarında ve hiç umurunda bile olmazdı...
Bazı adamlar ise tüm geçmişini unutturur, parmak uçlarından öperdi...

Çok şey öğrendim yaşadıklarımdan ama nasıl uygularım kısmını bilmiyorum. Kendisini ilişkiye hazır hissetmeyip sonra hiçbir şey olmamış gibi, hiç kırmamış, hiç yaralamamış gibi bir başınıza kalıyorsunuz ortada... Erkekler ilişkide sadece dokunmayı biliyor maalesef, aşkı onlara kadınlar öğretiyor. Bir ilişkinin içinde olmadan bir ilişki yaşamak erkeklerin klasik psikolojisi sanırım. Hem rahat davranır hem de aşkını yaşar ama iş isim koymaya geldiğinde korkup kaçar... Sonuçta olan kadına oluyor işte... Ben çok sabırlı davrandım her konuda, hep yapıcı oldum ama hep kırılan ben oldum... 

Ben o kadar şanslı değildim, kimsenin parmak uçlarımdan öpmesini bile beklemedim. Verdiğim sevginin ve değerin bir önemi olması yeterdi. Yüreğimdeki o kocaman boşluğu dolduracak, her şeyimi adayacağım bir sevgiydi beklediğim ama şans işte...

Çok emek verirsin, çok değer verirsin ama yaşananlar o kadar değersizdir ki bazı şeyler biter... Bu ilişki adına kaybetmeyi istemediğim çok şey tükendi içimde... Belki de onun için şu an yazdıklarımı gözlerim dolmadan yazabiliyorum...

Benim için ağırdı "olmuş ile ölmüşün çaresi yok" cümlesi ama geçti artık ve ona açtığım kocaman yürek yok...

Ve tüm bu yaşadıklarınızdan sonra bir gün karşınıza öyle biri çıkar ki ilaç gibi gelir. Yaşadığınız ama değeri olmayan o sevgiden kurtulmuşluk sizi zirveye çıkarır. İşte orada biri elinizi tutar.
İşte o eli bırakmayın.

İşte öyleydi yaşadıklarım...

6 Mart 2017 Pazartesi

Neredeyim?

"Nerdeyim ben?" bilmiyorum! Yerde miyim, gökte mi? Yoksa ikisinin arasında mı? Eğer ikisinin arasındaysam, yalnız değilim çünkü bütün canlılarla aynı üç boyutlu yanılsamanın içerisindeyim. Sahip olduğum fiziksel bedenin içinde miyim, dışında mı? Yoksa tam yüzeyinde mi? Eğer tam yüzeyindeysem yalnız değilim çünkü bütün insanlarla aynı rüyanın içinde, göründüğüm gibiyim.
Peki, ama ya o fiziksel bedenin içindeysem! Bunca yıldır aynada gördüğüm kişi 'ben' değilsem! Olduğum değil, göründüğüm kişi olmuşsam! Aramak yerine hazır verileni kabullendiysem! Görünen bedenin içine hapis olmuş ve bir türlü dışarı çıkamıyorsam! Aslında çok kolay yaşayabileceğim mutluluk, huzur gibi duygular, fiziksel beden süzgecinden geçirilerek somut olaylara ve maddelere bağlanıp ilişkilendiriliyorsa! Ya özgür olan 'ben' bu dünyanın kuralları ile sınırlandırılan fiziksel bedenimin esiri olmuşsam! Yine de yalnız değilim çünkü dokunamadığım ancak hissettiğim, yasayamadığım ancak gözlemlediğim, tanımlayamadığım ancak anladığım, yokluktaki (dünyadaki) varlığımın varlıktaki (varsa eğer obur taraftaki) yokluğumdan daha önemli olduğunu düşünen bilinmez bir gücün varlığına olan umutlu bir inanış ve çaresiz bir bekleyiş var benimle birlikte olan...

"Kimim ben?" merak ediyorum! Çalışan, sürekli gezen ve güzel bir mesleği olan çoğu kişinin yerinde olmak isteyeceği çalışkanı biri mi yoksa bir yere ait olma duygusunu kaybetmiş, ne zaman akıp giden hayatın yönünü değiştirmek istese sonunda kendini hep aynı yönde akarken bulmuş, sürekli aradığı ve tam bulduğunu zannettiği sırada hayatın oynadığı bazı oyunlar sebebiyle çok istediği şeylerden vazgeçmiş, bastırılmış mutluluğu yontulmuş isyankarlıkla karıştırıp duygusal tepkisizlik elde etmiş, çok basit olduğunu bildiği yasamı karıştırmaya devam etmekten kendini alamamış bir salak mı? Tabi ki ikincisi...

"Neden okuyorum?" anlamıyorum! Bir şeyler okudukça, hayatı anlamaya çalıştıkça, tecrübelerden dersler çıkardıkça, insanları sözlerini kesmeden dinledikçe, doğayı gözlemleyip kendimi gördükçe aptallaşıyorum. Her gecen gün salaklığım daha da artıyor. Bildiğimin, bildiğimi sandığımın ve algılayabildiğimin bir sürahi dolusu su olduğunu sanırken, her gecen günün sonunda buharlaşa buharlaşa bir su damlasına donduğunu görüyorum. Kap buyuyor, su azalıyor. Su azaldıkça yasamı anlamaya çalışmak daha da umutsuz bir hal alıyor. İlk basta verdikleri bir bardak suyla idare etmek dururken niye kasındım onu da anlamıyorum!..

Değişiyorum! Artık kendimi bir kalıba koyamıyorum. Su gibi konduğum kabin seklini alıyorum. Sunu yapmam bunu yaparım diyemiyorum. Sunu severim bunu sevmem diyemiyorum. Söylediğim cümlelerle tezada düsen yaşantımın arasında kaldıkça kendime kızıyorum. Geniş zamanlı cümlelerimi şimdiki zamana çevirmeye çalışıyorum. 'Bunu yemem!' yerine 'Simdi canım istemiyor!'
dediğimde başka bir zaman 'Yiyebilirim!' diyebiliyorum. Ne kadar çalıştıysam da olaylara karşı sabit bir tepki oluşturamadığımı ve oluşturamayacağımı artık biliyorum. Aynı teklifle gelen iki insana farklı şekilde davranmamın sadece benim tutarsızlığımın değil onların da kişiliklerinin bir ürünü olduğunu artık biliyorum. 'Onlara öyle bize gelince böyle!' gibi sitemler ile benim ruh halimi düşünmeksizin her zaman aynı tepkiyi göstermemi bekleyen insanlara ise sadece gülümsüyorum. İnsanları bir şeyler yapıp yapmadıkları için değil sadece kendileri oldukları için sevmeyi bilmeyenlere bir şeyler anlatmaya çalışmak onların böyle olma özgürlüklerine müdahale olacağı için sessiz kalmak gerektiğini düşünüyorum. Herkes kendi doğrusuna inanmakta ve ona göre yasamakta özgür. Ben de kendi doğrularımı bulmaya çalışıyorum. Değişiyorum, duygularımla, düşüncelerimle, hayata bakışım ve onu yorumlayışımla...

Gülüyorum gevrek kahkahalarla Tanrı’ya! Ancak bu kadar eğlenceli bir yaşam hazırlanabilir diye. Her ne kadar ikimizin ortak bir ürünü gibi görünse de, O hayatımı tasarlayan mimar ben ise soyut olanı somuta çeviren bir mühendis.
İpin ucundaki kukla gibi... Garip olan şey ise şu; Tanrı ipleri o kadar gevşek tutuyor ki, ne yaparsam yapayım beni sınırlandırmıyor. Belirli bir süre sonra sanki her şeyi kendim yapıyor gibi hissediyorum. Bu yüzden kızdığım Tanrı değil kendim oluyor. Yanılsama dedikleri bu olsa gerek...

Saçmalıyorum! Garip şeylerle ilgileniyorum, Tanrı’yı sorguluyorum, hayatı yaşamak yerine anlamaya çalışıyorum. İnsanlar bu konuları konuşmak istediklerini söylediklerinde mutlu oluyorum. Ancak ya ilk birkaç dakika içinde insanlar bunalıp konuyu değiştiriyor ya da durumumun çok vahim olduğunu söyleyip bir doktora git diyorlar. Artık karar verdim bu konular hakkında konuşmamaya. Konuşurken yalnız olmaktansa konuşmayıp kalabalığa karışmak daha mantıklı geliyor bana...

Tepkisizleşiyorum! İnsanlara, olaylara, Tanrı’ya karsı tepkisizleşiyorum.
Meydana gelen hiçbir olay artik beni şaşırtmıyor. Her şey olması gerektiği gibi oluyor deyip zerre kadar değiştirmeye çalışmıyorum. Çünkü ne zaman ufak bir değişim girişiminde bulunsam bunun sonucunda o insanlara değer vermeye başlıyorum. Değer verdiğim insanların o değere layık olmadıklarını gördüğümde ise neden bu kadar salak olduğum için kendime kızıyorum. Bu yüzden artik tepkisizleşiyorum. İnsanları sonucunun kötü olacağını bildiğim şeyleri yapmamaları için bile uyarmıyorum (Ölüm hariç tabii ki!). İnsanları onlardan daha çok düşünmekten yoruldum artık. Kendime olan güvensizliğimin diğer insanlara karsı aşırı bir değer vermeye dönüşmesini istemiyorum.
İnsanları kırmama ve üzmeme çabamın bana her zaman keder ve kasvet olarak geri dönmesini istemiyorum. Kendi yaşantımı hakları olmadığı halde işgal eden, enerjimi sömüren, beni kendimle tezada düşüren insanları artık yaşantımda istemiyorum. İnsanların peşinden koşmaktan artık yoruldum, yeni bir ben olarak tepkisizleşiyorum insanlara, olaylara ve Tanrı’ya...

Susuyorum! Sustukça nedense daha bir gizemli oluyorum. Aslında konuşanların dikkat çekmesi gerekirken ben nedense suskun olunca dikkat çekiyorum.
Suskunluğumun sebebi soruldukça suskunluğum daha da artıyor. Bunu ilgi çekmek için yaptığımı zannetseler de ben aslında suskunken suskun olduğumun farkına varmıyorum. O kadar çok şey geçiriyorum ki aklımdan tek bir kelime etmeden üç saattir oturduğumun farkına varmıyorum. Suskunluğumun sebeplerini sakladığım dolabı önlerine koyup içindekileri gösterdiğimde de 'Aman düşündüğün şeye bak!..' tesellisi ile karsılaşıyorum. Her zaman söylediğim gibi kimse kimseyi anlayamaz. Bunun için 'Kimse beni anlamıyor!' diye yakınmak yerine 'Problemler var çözmem gereken!' diyerek geçiştirmeye çalışıyorum...

Anlamıyorum! Beni unuttuğunu düşündüğüm Tanrı, aklıma gelmeyecek şekillerde neden hayatımı değiştiriyor anlamıyorum. Dışardan çok güzel olacakmış gibi görünen değişiklikleri her seferinde elime yüzüme bulaştırdığımı görüp de nispet yapar gibi tekrar tekrar karsıma çıkaran Tanrı beni nereye sürüklüyor? Ya da hayatımdaki bütün olayların sebebinin kendim olduğuna inandığım halde, neden Tanrı gibi bir gücün varlığına bağlanıp kötü şeyler için O'na isyan edip sorumluluğu üzerimden atmaya çalışıyorum? Başıma gelen veya gelecek olayların sorumluluğunu üstlenme cesaretini kendimde bulamadığım için mi yoksa bilinçaltıma yerleşmiş kader anlayışından sıyrılıp özgürleşemediğim için mi? Anlayamadığım ancak iyiliğim için olduğu tesellisi ile kendimi avuttuğum bu mutluluk oyununa inanmadığım halde nasıl oynuyorum onu da hala çözebilmiş değilim...

Seviyorum! Bunca yazdığım şeyden sonra her ne kadar inandırıcı gelmese de size, yaşamayı, insanları, doğayı seviyorum. Her şeyin birbiri ile olan mükemmel uyumunu seviyorum. Hayatın dışında kalarak hayatı yasamayı seviyorum. Tanrı’nın beni seyrettiği gibi ben de kenara geçip O'nu ve yaptıklarını seyrediyorum. İnsanların kendilerini dünyanın merkezinde görmelerini, diğer insanları sosyal ve ekonomik statülerine göre sınıflandırmalarını ve en önemlisi basit bir algi yanılması olan dünyayı ebedi gerçeklik olarak algılamalarını şaşkınlıkla seyrediyorum. Gün geçtikçe de artıyor bu şaşkınlığım...

Aşığım! Aşka aşık olma lanetiyle lanetlenmiş Koç burcunun uç noktasındaki örneğim. Aşk duygusunu bütün yoğunluğu ile öyle ulaşılmaz bir yere çıkarıyorum ki kendim bile ulaşamıyorum. Böylesine özel olan bir duygunun basit kelime ve cümle öbeklerine sıkıştırılarak ifade edilebileceğini zanneden, birbirlerine aşık olduklarını söyleyip sonra sebepsiz saatlerce tartışan insanları anlamıyorum. Seviyorum aşkı beni efkârlandırdığı için. Dünyayı boşlamama sebep olduğu için... Sınırları kaldırıp farklı boyutlara akmamı sağladığı için... Peki lanet bunun neresinde? Çıkarılıp açıklanamayacak kadar içinde, kelimelere anlamlarını yitirtecek kadar derinde, anlayabilen için görülebilecek kadar yüzeyde...

Son bölüm dedim buna... Evet son. Benim aptallığımın sonu gelmeyecek olsa da... Son diye yazdım. Sonun yeni bir başlangıç olacağını umarak. Her başlangıcın er ya da geç bir sona varacağını bilerek. Sonların kolay, başlangıçların çok zor olmasını göze alarak. Sorgulamayıp sadece yaşayacağım, düşünmeyip sadece oluruna bırakacağım, anlamaya çalışmayıp sadece kabulleneceğim, yakınmayıp mutlu olacağım bir yasama başlamak için son dedim. Egolarımdan sıyrılıp özüm olan hiçlikte kalabileceğim bir yasama başlamak için son dedim. İyi-kotu, güzel-çirkin ve bunun gibi sıfatları kafamdan silip, olayları ve durumları aynı sıfatlarla genellememek için son dedim. Nefret, kıskançlık, kızgınlık, acıma, gibi duyguları birlik (yani her şeyin ben, benim de her şey olduğum gerçeği) felsefesiyle sindirip, sevgiye dönüştürmek için son dedim.

18 Ocak 2017 Çarşamba

Nefes Al

Hayat her zaman adil gözükmeyebilir gözüne ama yine de çok güzeldir.
Hayat o kadar kısa ki, birisinden nefret ederek vaktini harcamamalı
Mucizeleri göremiyorum deme, dışarı çık, mucizeler her yerde bizi bekliyor
Her tartışmayı kazanmak zorunda değilsin. Anlamayana anlatmaya çalışma sus gitsin.
Hayatı çok fazla sorgulama, harekete geç ve gerekeni şimdi yap sonrası geç olacaktır.
İlk maaşından itibaren, emeklilik için para biriktirmeye başla
Konu çikolata olunca direnmek gereksizdir.
Geçmişinle barış ki, geleceğini zehir etmesin. 
Hayatını, başkalarının hayatı ile kıyaslama. Hangi koşullardan geçerek buraya geldiklerini bilemezsin.
Eğer bir ilişkin varsa ve ilişkinin bilinmemesini istiyorsan, o ilişki içinde olmamalısın.
Hayatta ne tutku duyuyorsan peşinden gitmeli ve bu yolda “hayır”ı cevap olarak kabul etmemelisin.
Yeniden çocukluğunu yaşamak tamamen sana bağlı ve kimse de sana karışamaz
Güzel mumlarını yak, güzel çarşaflarını ser, çeyizindeki yemek takımlarını kullan. Özel günleri bekleme, bugün gayet de özel bir gün.
Mor giymek için daha da yaşlanmayı bekleme, sıra dışı olmanın tam sırası
Çok kötü olaylardan sonra şöyle düşün: “5 yıl sonra bu olayın bir önemi olacak mı?”
Herkesi ve her yapılanı bağışla, affet, önemseme, hayat bunlara değmiyor.
Başkalarının senin hakkında ne düşündüğünden sana ne? İstediğini düşünüp, istediğini konuşsunlar her şeyi gören biri var unutma.
Ne demişler, zaman her şeyin ilacı. Zaman ver.
Durum ne kadar iyi ya da kötü olursa olsun değişecek, bunu unutma!
Mucizelere inan.
Unutma, seni öldürmeyen şey seni güçlü kılar. Bu hep böyle olmuştur.
En iyi şeyler henüz gerçekleşmeyenler, umudunu kaybetme.
Ne yapacağını bilemediğinde bir kaç derin nefes al, iyi gelecektir.
Hayat bizlere kocaman bir hediye, bunu unutmadan yaşamalı...

Ve son olarak Ataol Behramoğlu’nun bir şiiri ile bitirelim.

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana…

13 Ocak 2017 Cuma

Yaşamla Mücadele

Yine aynı noktadayım sanki... Yaşamla başa çıkamadığımı düşündüğüm anlarda hep başka bir yaşamda olmayı arzuluyorum. Biliyorum, bu bir korkaklık! Ama böyle olsun istiyorum işte.
Mücadeleden yıldım artık! Kimselerin fark etmediği ve fark etmek istemediği zavallı mücadelem.

Yaşam üstüme üstüme geldiğinde, yerime bir kopyamı bırakıp, kaçasım geliyor. Evet , resmen kaçmak istiyorum. Herşeyi özleyene kadar kalmak istiyorum tamamen yabancı insanların olduğu bir yerlerde. Kimse beni tanımasın. "Neyin var?" diye sormasın...
Ve nedense hep böyle zamanlarda geliyor aklıma yarım bıraktığım, ertelediğim, iptal ettiğim düşlerim. Bir arkadaşın "yaşamımı sevmediğim" hakkındaki iddiası doğru. Şu anlarda gerçekten yaşamımı sevmiyorum.

Kötü bir zamandayım… Yaşamın iki ucu arasında gidip geliyorum. Ortası ise belirsiz bir hayat… Kimseye söyleyemiyorum derdimi.. Söylesem de çaresiz belki de.. Sadece paylaşmak… Sadece şu an yaşıyor olduğum kötü durumda sevdiklerim yanımda olsun istiyorum. Saçma sapan bin türlü düşünce var kafamın içinde –kütlenin dışında- Günleri saymaya başladım… Bugün ne olacak? Bu akşam uyursam yarın sabah uyanabilir miyim gerçek dünyaya? Uzun bir yaşam hayal etmedim hiç mesela 50 yaşına gelebileceğimi düşünmedim… Ama şimdi koca bir belirsizlikle yaşamak ağır geliyor bana…

Eğer yarım bıraktıklarımı sonlandırabilseydim ne olurdu? Nasıl bir yaşamım olurdu? diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Bazen başa çıkamıyorum yaşamla ya! Sabrım tükeniyor sanki çarelerin tükendiği gibi. Tam mücadelem sonlanıyor diye düşünürken bir anda başladığım noktada buluyorum kendimi. Bu anlarda çevremde olup bitenler hiç ilgilendirmiyor beni sanki. Komşu ülkedeki savaş bile beni ilgilendirmiyor. Kendi yaşam savaşım daha önemliymiş gibi geliyor.
Herkes beni aynı anda unutsun istiyorum mesela. Ve ben sonsuz bir özgürlükle hareket edeyim. Kendimi sahilde bulayım. Ayaklarımı dalgaların taşıdığı kumlar gıdıklarken ben ufka bakıp öylece kalayım. Derin derin aldığım nefesler özlediğim birinin kokusunu getirsin beraberinde mesela. Gözlerimi kapatayım. Açtığımda özlediğim biri yanımda olsa. Müşfik bakışlarını hissetsem üzerimde. "Herşey yoluna girecek, üzülme artık!" diyen sesini duysam kulaklarıma inanamayarak. An uzasa... Sonu gelmese...

Hep böyle zamanlarda mı gelir eski duyguları insanın aklına acaba? Giden böyle zamanlarda mı anımsanır? Gitmeseydi nasıl bir yaşamımız olurdu diye niçin düşünülür ki? Neden elindekilerin değerini bilemezsin? Neden başka hayaller kuşatır seni gerçekler varken? Neden elini tutan eli sımsıkı tutmazsın, tutamazsın? Neden yetmez verilen sevgi? Ne istenir, senin mutluluğun için çabalayan insandan? Ne istersin de alamazsın acaba? Niye sadece yaşamın ilk yarısını paylaşırsın? Ya paylaşılmayan ikinci yarısı ne olacak? Neden istemediğin anlarda bu soruların yanıtlarını düşünür bulursun kendini? Peki, yanıt bulabilir misin?

Bazen hayaller gerçek olsaydı diyorum. Yaşadığımız kötü anılar da sadece uyandığımızda unuttuğumuz kabuslar olsaydı. Problemlerin çözümleri kolay bulunabilseydi. Çocukluğumuzdaki gibi sorumsuz gülebilseydik yaşama. Var olan mutsuzluğun, çözümsüzlüğün sebebi çocukluktaki mutluluk mu acaba? Çocukluğunu mutlu yaşayanlar hep o mutluluğu mu özlerler acaba? Yoksa yaşamayı mı beceremiyoruz? Ah şu yanıtlarını kimsenin tam bilemediği sorular...

Birgün çözeceğim yaşam denilen bilmeceyi derdim ama şimdi ölümün ne zaman kapımı çalacağını bekliyorum...